BİRİCİK

IMG_8416Yazdan sonbahara doğru akan günlerde güneş gölgede mutedil ama açık alanda yaza göre daha pervasız daha cüretkar olur. Değdiği her şey çiğ, dikenli bir ışıkla aydınlanmış gibidir. Nerdeyse iç acıtıcı bu parlaklıktan mümkün olduğunca kaçar kendimi gölgenin tevazusuna bırakmak için fırsat kollarım. Bugün de vapura binmek için Kabataş’a geldiğimde sıcağın kasvetini biraz atmak için iskelenin önündeki çay bahçesinde soluklanmak istedim. Biraz aceleyle henüz kalkmış olan vapura yetişebileceğim halde gölgeliklerin altına, biraz rüzgar alan bir köşeye oturup bir kahve söyledim. Hemen çaprazımda, tentelerin gölgesi dışında kalmış masada, cayır cayır yakan güneşin altındaydılar. Dikkatimi ilk çeken masanın yanında ayakta duran yirmili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kızdı. Ağır mental bir bozukluğu olduğu her halinden belliydi. Gözlerini ufka dikmiş, ayakta durmaksızın sallanıyor ve uğultuyla inleme benzeri tuhaf anlaşılmaz bir dilde sanki kimsenin görmediği biriyle konuşuyordu. Bazen, ağzının kenarından akan köpüklü salyalara aldırmadan dudaklarını uzatıp dikkatle birilerini dinler gibi susuyordu. Bir iskelet kadar zayıftı. Üzerindeki kot pantolon hem birikmiş dışkısının ağırlığından hem de çok giyilmekten bollaşmış, kalçasının altına doğru sarkmıştı. Masada oturan fiziksel benzerliklerinden dolayı babası olduğunu tahmin ettiğim ellili yaşlardaki adam da kızı kadar olmasa da benzer bir zihinsel probleme sahip gibi gözüküyordu. Baş başa vererek konuştuğu sarışın kadın ise her ikisinin dışında neşeyle parlıyor gibiydi. Sanki ikisiyle birlikte geçirdiği bu cehennemden arta kalmış gün ona verilmiş bir hediye gibi davranıyor, her fırsatta adamın avuç içlerini öpüyor ara sıra da çaya batırdığı ufak simit parçalarını kalkıp kızın ağzına atıyordu. Kızın ağzının kenarından bir kısmı tükürükle, bir kısmı salya ile akan ve boynuna, bluzuna yapışan ıslak simit parçalarını da adam kalkıp temizliyor ve her seferinde kızın terle yüzüne yapışmış keçemsi saç tutamlarını şefkatle alnına doğru çekiyordu. Yanlarında küçük boy, çekçekli bir valiz ve tek sapı kopmuş, üzerinde Nike logosu olan mavi bir spor çanta vardı.

Nereden gelip nereye gidiyorlardı? Uzun bir ayrılıktan sonra mı bir araya gelmişlerdi? Bu neşe dolu, boynunu renkli boncuklarla doldurmuş, saçlarının sarısı güneşte kuş kanatları gibi parlayan kadın, şu hasta adamın karısı ve ondan daha hasta olan kızın annesi miydi? Eğer öyleyse nasıl bu kadar umut dolu, nasıl bu denli cıvıltılıydı? Niye bu adamı seçmiş niye bu adamdan çocuk yapmıştı? Yaptıysa bile niye bu gemi enkazına benzeyen aileyi bırakıp kendine yeni bir yaşam kurmamış, niye ilk fırtınada su alıp, yana yatmayacak ve açık denizde parçalanmayacak bir gemi yapmamıştı? Ve her sallanışında kollarını uçacak gibi yana açan, ağzından bir sözcükten çok bir inilti çıkarabilen, pantolonunun ağı dışkısından kalınlaşmış çocuğu ve bu ellerini koyacak yer bulamayan, başı sürekli hindi gibi öne arkaya kasılan, yarı deli adamı nasıl sevebiliyordu? Yaşadıkları ev neye benziyordu? İçi çürük bir diş gibi kokan ve şu bütün komşuların belediyeye şikayet için birbirleriyle yarıştığı çöp evlerden biri miydi yuva dedikjleri yer? ….. Bütün bunları sanki nefes alırsam, birazcık kımıldarsam düşüp parça parça olacağım bir uçurumun kenarındaymış gibi kasvetle düşünüyordum. Yakıcı, keskin bir güneşin altında sanki çay bahçesinde onlardan başka kimse yokmuş gibi ıssız ve tekinsiz parlıyorlar, niye bilmiyorum canımı yakıyorlardı.

Ben üçüncü sigaramı içerken kalktılar. Kadın ağır olduğu her halinden belli, fermuar dişleri patlayacakmış gibi aralanmış, sapı kopuk Nike çantasını kucağına aldı, adam bir eliyle valizin çekçeğini kavrarken diğer eliyle de kızın kürdana benzer bileğinden tuttu. Kadın önlerinde, adamla peşinden sürüklediği kızı arkalarında metroya doğru yürüdüler ve merdivenlerin orada gözden kayboldular. Kalktıkları masada boş bir İkibin paketi, ağzına kadar dolu bir küllük, üç çay bardağı, yarısı örtüye yarısı iskemlelere saçılmış susamlar ve kızın ayakta durduğu yerde ince bir çiş birikintisi bıraktılar. Sanki hepsi; bütün kırıntılar, bardaklar, tabak kenarındaki erimiş şekerler, izmaritler ve yerdeki birikinti kendileri olmaktan çok saf kederdiler.

Garson elinde paspasla geldi, önce yeri sildi sonra masayı topladı. Yerdeki sabunlu ıslaklıktan başka onlardan geriye hiçbir iz kalmamıştı. Derin bir nefes aldım. Güneş yırtıcılığını kaybetmiş, bütün nesnelerin köşeleri yumuşamış ve hayat beni sahip olduklarımın güzelliği karşısında ikna etmişti. Kenarında durduğum uçurum berrak bir göl olmuştu şimdi. Garsona elmalı soda söyledim, arkasından “ buz gibi olsun ama” diye seslendim ve sesimin hafiflemiş halinden memnun rujumu tazeleyip arkama yaslandım. Uzaktan gelen vapuru ve martıları seyrederken üzerimden ağır bir yük kalkmış gibiydi.

Tepetaklak giden, kekremsi iğne ucu gibi sivri, her kımıltıda değdiği yeri kanatacak bir hayatı sadece seyretmiştim. Ne ağrısı ne sızısı benimdi. Benimki sevilecek ve kaybetmekten korkulacak kadar güzeldi, biricikti. Elmalı sodam tepside bana doğru gelirken acıklı bir feryat duyuldu. Sarı saçları güneşte civciv tüyleri gibi yumuşacık parlayan kadın kucağındaki çantaya sarılmış bağıra bağıra titreyerek ağlıyordu. Yanında ne adam ne de kızı vardı. Önce iki garson, onların arkasından da yerde çanta, cüzdan satan adam karşıya geçip ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Yürüyen merdivenlerden inerken birbirlerini kaybetmişler, adamla kız kalabalıkta kaybolmuş, kadın da panikle karşıdaki merdivenlerden tekrar yukarı çıkmıştı. Kadının büyük bir çaresizlik duygusu yaşadığı çok acı bir kayıpla karşılaşmış gibi perişan olduğu her halinden belliydi. Sanki boynundaki boncukların, saçlarındaki sarının rengi solmuş hepsi küllü, balçıklı bir umutsuzlukla kaplanmıştı. Garsonlardan biri kadını sakinleştirmek için elinde suyla kadının yanına tekrar gittiğinde, cüzdan satan adam aşağı inmiş ve adamla kızı bulup tekrar yukarı getirmişti.

Ben vapura binerken adam hindi gibi hiç durmadan ileri geri oynayan kafasını kadının boynuna gömmüş, kadının boncukları tek tek yeşilin, morun en parlak rengine dönmüştü. Kadın, adamın kollarını sırtını, yüzünü uzun uzun okşadıktan sonra, mavi çantanın ön gözünden bir şey çıkarıp kıza doğru uzattı ve çekçekli valizin üzerine oturttu. Adamla kadın birbirlerine sarılmış ayakta dururken, kız bir bebek gibi kırmızı emziğini emiyor ve gökyüzünü seyrediyordu. Vapur Kadıköy’e doğru giderken toplu iğne başı kadar kalana dek onları seyrettim. Kusursuz, biricik ve kaybedilmekten korkulacak kadar güzeldiler.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s