ARENDT’İN GÖLGELİ YURDU

IMG_6581

Yazın bu zamanlarında güneş henüz küçük balkonumu istila etmemiş ve dut ağaçları yumuşak gölgelerini esirgememiş olur. Neredeyse merhametli bir sisle örtülmüş bu zamanlar, uzaklarda kaybolmuş ve sadece solgun bir iz bırakmış hatıraları anmak ve geceleri gökyüzüne yayılan yıldızların evinde kaybolmak için eşsiz zamanlardır. Günlerdir dut yapraklarını iştahla kemiren serçelere bakarak elli yıl boyunca iniş çıkışlarla ama hep aynı ağrıyla süren bir aşk hikayesini okuyorum: Hannah Arendt ve Martin Heidegger’in yarım yüzyıl boyunca birbirlerine yazdıkları mektupları.

İlk mektup 19 Şubat 1925’de Martin’den Hannah’a, son mektup ise 1975 yılının Ağustos’unda yine Martin Heidegger’den Arendt’e yazılmış. Arada uzun süren sessizlik dönemleri ve aşkın yıllar içinde biçim değiştiren hallerine rağmen bu mektuplardan kulağımda kalan ses kaybolmuş küçük bir kızın çekingen sızlamalarıydı. Mektupların büyük çoğunluğu Heidegger tarafından Arendt’e yazılmış olsa da aşkın bütün ısrarı ve talebi Hannah’ın “ Yahudi kız çocuğu” tarafından gelmiş. Kulağımdan hiç gitmeyen, uykuya dalarken bile susturmakta zorladığım bu kayıp kız çocuğunun bir Nazi’de ne bulduğunu sorgulamak, aşkın mükemmel işleyen, büyülü salınımına ihanet olacağı için sadece Hannah’ın iç çekişleri arasında mırıldandığı şeyleri anlamak istedim.

Martin Heidegger’in Hannah’dan 17 yaş büyük, evli, iki çocuklu durumu bu aşka ilk bakıldığında onun için dezavantajlı bir durum gibi görünse de Hannah için bu imkansızlıklar onun hep arayıp bulamadığı yuvayı temsil etmiş. Sahip olmanın, uğruna savaşmanın acı ve yıkımlarla dolu olduğu ama köklerinin susuz kalmaması için bulmaya mecbur olduğun yuvayı….. Çoğunlukla biz farkında olmasak da uzak çok uzak bir geçmişten getirdiğimiz hiçbir zaman kapanmayan yaralar vardır; o kadar belirsiz bir geçmişten gelip o kadar derin bir kuyaya atılmışlardır ki, onlardan sızan kanları bir ömür boyu göremesek de tuhaf bir dürtüyle, içinde saklanacağımız yuvayı mutlaka o yaranın üstüne kurmak isteriz. Tıpkı Hannah’ın çaresizce denemekten hiç vazgeçmediği gibi.

Hannah, 18 yaşında Malburg Üniversitesi’nde Heidegger’in öğrencisi olup derslerine girmeğe başladığı anda ona aşık olur. Heidegger’e yazdığı notlarda ve mektuplarda bu aşkın onun için ne kadar karşı konulmaz ve kadersel olduğuna dair o kadar çarpıcı iç döküşler vardır ki zamanı yarıp Hannah’a sarılmak ve onu Heidegger’den saklamak istersiniz. 1930’un Eylül’ünde ona yazdığı mektubunda annesinin çocukluğunda anlattığı ve etkisinden hiç kurtulamadığı bir masaldan bahseder; “Bir daha kimsenin onu tanıyamayacağı kadar burnu uzayan ve bu yüzden sevdiklerinden uzak düşen cüceyi.” İşte bu masalın içindeki gizli ve tüyler ürpertici “kimsesizlik kederi” Hannah’ın durmadan bir yuva arayan Yahudi köklerine küçük kurtlar gibi yerleşmiş ve onu hayatının en büyük kazasına Heidegger’e götürmüştür.

Ne Hannah’ın pırıl pırıl parlayan zekası, ne siyah gözlerinden yayılan şefkat, ne duru bir su gibi akan gençliği ve ne de aşkı… hiçbiri Heidegger’i derinden sarsmaz, yaralamaz. Ağır tonajlı devasa bir gemi gibi Hannah’ın derin sularına demir atar ve Hannah ölene kadar da oradan kıpırdamaz. Aşklarının ilk başlarından sonuna kadar Hannah’a yazdığı not ve mektuplarda hep çok önemli işlerle meşgul bir adamın aşkından ölen kıza lütfettiği zaman parçalarının izleri görülür:  “ Canım! Yarın Cuma akşamı sekiz çeyrekte lütfen bankımıza gel. Çok mutluyum. Bir mani çıkarsa dersten sonra sana bildiririm”.

“Canım! Yolculuğum mülk satın almak yüzünden geciktiği için dün akşam geldim. Bugün öğleden sonra 2 ila 4 arası seni ziyaret edemezsem lütfen beni saat 10’da üniversite kütüphanesinin önünde bekle. Duruma göre sözleşiriz”.

“Sevgili Hannam, Bu akşam 8.45’de bana gelirsen çok mutlu olurum. Odamın ışığı yanıyorsa evdeyim. Belki de yarın dönüyorsundur; o halde yazık olur. Görüşmek üzere. Senin M.”.

Heidegger’in rutinlerine aşktan daha fazla önem verdiğini ve ruhunun derinliklerindeki faşizmin Nazi Almanya’sı ile beraber yükselişe geçtiğini hisseden Hannah kısa bir süre sonra hem Martin’i hem de Almanya’yı arkasında bırtakıp önce Fransa’ya ardından Amerika’ya gider. Bu terkediş araya uzun yılların, uzaklıkların ve sevmediği adamlarla yaptığı evliliklerin hatıralarını koysa da Martin’i sevmeye ve ondan sevgi talep etmeye devam eder. 1933’ün kışından 1950’ye kadar süren on yedi yıllık bir suskunluk ve ayrılık döneminden sonra ilk adım gene Hannah’tan gelir. Bir Yahudi komitesi tarafından Nazi zulmüne uğrayan Yahudilerin arkada bıraktıkları malların dökümünü yapmak için Almanya’ya gönderildiğinde ilk işi Heidegger’i aramak olur. 1950 yılının soğuk bir Şubat günü 17 yıl sonra tekrar karşılaşır ve Freiburg’daki ücra bir otel odasında tek bir gece geçirirler. Bu başbaşa geçirdikleri son görüşmeleri olur. Hannah uzun hasretlik döneminden sonraki bu ilk görüşmeleri için “Bu akşam ve sabah bütün bir ömrün onayı demek” diye yazacaktır. Bundan sonraki ziyaretleri ne yazık ki Heidegger’in de arzusuyla karısı Elfriede’nin gözetiminde geçecek ama Hannah her şeye rağmen Martin’i görme ısrarından vazgeçmeyecektir. Arendt, ciğerleri ve kalbi uzun süren havasızlıktan sönmeye yüz tutmuş küçük bir kuş gibi her defasında Martin’in çalılığında konmak, kanatlarını yuva dediği o dikenlerin gölgelerinde dinlendirmekten usanmayacaktır.

Heidegger’in Hannah’ın aşkından mutluluk duyan ama onun için tek bir adam dahi atmayı istemeyen sinsi ve talepkar tembelliği hep aynı tonda titreşerek tam yarım yüzyıl sürer. Karısı Elfride’nin o rahat etsin diye Karaormanlar’da yaptırdığı dağ evi ile üniversite arasında geçen konformist yaşamında Hannah’ın işlevi ona gözden düştüğü zamanlarda bile hayat öpücüğü vermektir. II. Dünya savaşının bitiminden ve Hitler’in yenilgisinden sonra beklenenin tersine Heidegger, Hitler’e verdiği desteği inkar etmez ve hatta Nazizm’in bilgiyi yücelten bir ideoloji olduğuna bugün de inandığını söyleyerek alt metinde pişmanlık duymadığını belirtir. Faşizm ve Hitler konusundaki bu uç fikirleri sebebiyle tüm akademik çevreler tarafından dışlanmışken okyanus ötesinden imdadına koşan yine Hannah olur. Ard arda kitapları yayınlanmış, çağının en önemli siyaset ve felsefe kuramcılarından biri olarak rüştünü ispat etmiş olan Arendt, Heidegger’in 80. doğum günü için yaptığı muhteşem konuşmada onu “ bu dünyanın içinde gizlenmiş bir düşünce imparatoru” olarak ilan eder. Yaptığı bu uzun ve etkili konuşmanın bir örneğini Heidegger’e yollarken başına bütün aşk hikayelerinin özeti olabilecek şu notu iliştirir; “ Senin için; 26 Eylül 1969. Kırk beş yıl sonra ve eskiden olduğu gibi.”

Heidegger’in hayata ve Almanya’ya dair bütün günahlarının temize çekilmesini isterken içten içe ona duyduğu amansız aşkının da temize çekilebileceğini düşünen Arent bu çok önemli konuşmasına ikisinin de çok sevdiği Platon’dan bir alıntıyla başlar; “ Başlangıç, aynı zamanda bir tanrıdır ve insanlar arasında gezindiği sürece her şeyi kurtarır”…. Aşklarının başlangıcında Hannah, şöyle yazmıştır Martin’e: “ Sana olan aşkımı kaybedersem yaşama hakkımı da kaybetmiş olurum. Bu bilgi kalbe dokunmak için değil. Bugünde de değil. Çünkü ben kendi göçerliğimin aidiyetini ve yurdunu bir insanda buldum. Muhtemelen bunu çok az anlayacaksın. Alnından ve gözlerinden öpüyorum. Senin Hannah.”

İşte Hannah’ın aşkını başlatan ve elli yıl boyunca aralarında gezinen zaaf, Martin’de karşılığını bulduğu bu dindirilemez “yurt”, ve “yuva” özlemidir. Hannah’ın “gölgelerle kaplı” diye tarif ettiği bu “yurdun” kendi kalbi olduğunu bilen Heidegger ona bu uzun ve bütün ömrünü talep eden yolda cesaret vermek için “gölgeler sadece güneşin olduğu yerdedir” diyerek kurnaz bir tilki gibi tuzağın içine bir parça yem koyup aşık bir kadından bir kurban yaratmak ister.

Bir yuva ararken karşısında bir tuzak bulan bu zeki ve güzel kadının Heidegger’e yazdığı mektuplardan birinde “ Tanrı izin verirse ölümden sonra seni daha çok seveceğim” diye yazmasındaki inanca sığınarak Heidegger’le ikisinin astrolojik haritasına baktım. Ve orada yıllarca süren göçlerden ve sürgünlerden yorgun düşen küçük Yahudi bir kızın sığınmak istediği “yuvayı” buldum: Astrolojik haritalarda 4. ev haritanın en dip ve en ışıksız noktasına karşılık gelir. Hiçbir ışığın sızmadığı bu nokta çok uzak diyarlardan getirdiğimiz gizli mirası ve bizi kollektif bilinçaltına bağlayan kökleri temsil eder. Hannah’ın haritasına bakarken ilk gördüğüm şey tam 4. Evini, yani hayatının köklerini ısıtıp kendi Güneşinin üzerine düşen Heidegger’in Ay’ı ve Güneş’iydi. Gölgeli bulduğu ama her şeye rağmen sığınmaya çalıştığı bu evin hem gölgeleri hem de sıcaklığı Heidegger’in ışıklarından geliyordu. . Bütün kökleri ve bütün yaralarıyla bu güçlü ışığın altında sızlamak isteyen Hannah’ın kadersel kapıları eğer bir başka hayat varsa tam istediği gibi ölümünden sonra da Martin’in aşkına doğru açılmaya devam edecektir.

Hannah’ın haritasındaki başka gösterlerde de onu adım adım Martin’e götüren izleri takip edebilmek mümkün. Bunlardan en önemlilerden biri de astrolojik haritarda içgüdülerimizi, geçmişten getirdiğimiz yükleri temsil eden Ay’ın Hannah’ın haritasında balsamic fazda oluşu. Karmanın bavulunu, geçmişe saplanıp kalmaları, yeni şeylere başlamaktaki tedirginlikleri ve bağımlılıkları temsil eden balsamic Ay, sadece gençliğinin ilk dönemlerinde onu bir uyur gezer gibi Martin’in kaygan kumlarına taşımamış aynı zamanda vazgeçemediği sigara ve kahve bağımlılığı gibi onu hep gölgeli kalacak bu aşkın da müdavimi yapmıştır. Oysa Martin’in atılgan, sübjektif, kendine odaklı yeni ayı onu bu aşktaki korunaklı tarafta tutarak kendi annesi de dahil olmak üzere, karısı Elfride ve Hannah’ın onun hayatındaki taşıyıcı güçlerini vurgular. Ay’ın Güneş’in önüne geçmeye çalıştığı gökyüzünün bu karanlık ancak yeni bir ışığa gebe döneminde doğanlar için anne figürü ve kadınlar hayatlarında vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Martin’in Hannah’tan ilham alarak yazmaya başladığını söylediği en önemli kitabı “Varlık ve Zaman”ı annesinin ölümünde onun kucağına koyarak toprağa vermesi de Ay’ın “Zaman”ın içindeki karanlık boşlukta salınan ancak ışığını saklayan “Varlık”’ına işaret eder.

Ve son olarak gördüğüm, Heidegger’in bir tilki gibi 7. Evde bekleyen Plüto’sunun karşısında Hannah’ın 6. Evinde uslu bir kuzu gibi yenilmeyi bekleyen Venüs’ü oldu. Sinastri haritalarında cinsel ve duygusal yönden güçlü bir çekime, işaret eden bu açı ne yazık ki sonunda Plüto kişisinin iştahına engel olamayışı ile sonuçlanan dramatik hikayelere zemin hazırlar. Tıpkı yüzyılın en önemli siyaset kuramcılarından biri sayılan Hannah Arendt’in Martin Heidegger gibi bir faşiste aşık olması gibi…

“Seni seviyorum, öyleyse ne isen o olmanı istiyorum” diyen küçük bir kızın iç çekişlerini yıldızlara emanet edip, dutun hemen yanı başındaki gümüş dikenlerinin anısına bu aşkı bütün günahlarıyla artık maziye bırakmak istiyorum. Çünkü ikisinin arasında olan bitenin yegane şahitleri Heidegger’in aşklarının hatırası için Arendt’e taaa okyanus ötesindeki yatağının başucuna pamuk bir iplikle asmasını istediği gümüş dikenleridir.

“Seni seviyorum, öyleyse ne isen o olmanı istiyorum” çünkü hiçbir aşk, cücenin burnunun sevdiğinin tanıyamayacağı kadar uzamasını istemez…

Martin Heidegger – Hannah Arendt – Mektuplar (1925 -1975), Çeviren: Melek Paşalı, Kaknüs Yayınları.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s