İSABEL İÇİN BİR MANDALA

IMG_5956

Ada’da dallarını denize doğru yaymış manolya ağacının altında oturuyorum ve bir adamın aşık olduğu kadını arayışını okuyorum. Kucağıma yaprakların arasından yumuşak, parçalı bir güneş topu düşüyor ve Slowacki, Isabel’i bulmak için mandaladaki ilk çemberi çiziyor. Portekiz’de Salazar diktatörlüğü zamanıdır. Ülkedeki bütün mualifler siyasi polis örgütü PIDE tarafından sindirilmiş, devlet okullarında dinsel eğitim dönemi başlatılmış ve dini nikah uygulamasına geçilmiştir. Salazar’ın kendi elleriyle yazdığı ve referandumla onaylanan anayasaya göre devlet başkanı hiçbir makama karşı sorumlu değildir. Isabel, işte bu diktatörlük zamanında siyasi polis tarafından içeriye alınır ve sonra kaybolur…

Henüz kitabın başlarında ve Slowacki’nin, Isabel için çizdiği birinci çemberi izlerken otuz yıldır kayıp olan bir kadını bulmak için mandala çizmenin iyi fikir olmadığına dair peşin bir hüküm içindeydim. Kendimce küçük ipuçlarını birleştirdim ve Isabel’in hücresinde cam kırıkları yiyerek intihar etmiş olabileceğine inandım. Bunalım geçirmiş, ihanete uğramış, işkence görmüş, bebeğini düşürmüş, gururu kırılmış ve bir avuç cam kırığı yemişti. İşte hepsi bu kadardı.. Oysa Slowacki, ne benim kadar kötümser ne de benim kadar peşin hükümlüydü. Çemberlerin gücüne dair inancı tamdı. Renkli tozlarla çalışıyordu ve ilk çemberin ışığını güneşten ikincisini gökyüzünden almıştı. Slowacki’nin mandalası dokuzuncu çemberde mükemmelliğe erecek ve renklerden oluşan bu küçük evren ona sorusunun cevabını verecekti.

Manolya ağacının tepesine bir karga kondu uzun uzun gakladıktan sonra bahçedeki gündüz sefalarının yanına indi ve küçük pembe bir tomurcuğu kopardıktan sonra kanatlarını çamaşır silkeler gibi tam dokuz kere çırpıp uçtu. Başıma usulca solan güneşten küçük bir demet düştü. Slowacki’nin birbirini kuşatarak en sonunda özüne kavuşan dokuz çemberine inanmak için önce sayıların ve mandalanın hayatı kuşatan bilgisini öğrenmem gerekiyordu. Bize mandalalara ve evrene inanmamız için bu hikayeyi anlatan Antonio Tabucchi de bu kitabı yazmaya bir yaz gecesi kırmızı bir dolunayın altında bilinç mandalası çizen bir keşiş gördükten sonra başlar.

Bir İtalyan olmasına rağmen ruhsal coğrafyasının önemli bir kısmını Portekiz’e ve Hindistan’a ait hikayelere ayırmış olan Tabucchi bu kitabı yazmasındaki kişisel gerekçeyi “tıpkı bir nehrin içindeki çakılları aşındırarak yuvarlaklaştırması gibi zamanın kemirdiği ama dönüştüremediği kişisel pişmanlıklar” olarak açıklar. Ama belki de kitap yokluğu ancak kayboluşunun üzerinden otuz yıl geçtikten sonra farkedilen bir kadına özür için yazılmıştır. Ve ilk cümlelerinin yazıldığı gece kırmızı dolunayın altında yaşlı bir keşiş binlerce yıllık çemberleri renkli tebeşirlerle çiziyordur.

Sanskritçe bir kelime olan ve bugünkü dile “enerjiyi taşıyan kap” olarak çevrilen mandalalar Hint kökenli dinlerde kozmik bir dansı ve aydınlamayı simgeleyen dairelere işaret eder. Kusursuzluğun ve kosmosun simgesi olan bu çemberlerin bir ucunun evrenin sonsuzluğuna diğer ucunun da ruhun en derin kuyusuna uzandığı düşünülürmüş. Bu nedenle evrene gönderilecek bir niyet ya da sorulacak bir sorunun mandalanın içindeki kosmosu simgeleyen çemberler vasıtasıyla yerine ulaşacağına inanılırmış. İşte tam da bu yüzden Slowacki’nin Isabel’i bulmak için çizdiği dokuz çember anne karnında geçirdiğimiz dokuz aydan başlayıp gökyüzündeki kürelere kadar uzanan bir mecaranın hatırasını taşır. İnsanın ve evrenin bir bütün olduğunu kabul eden bu görüşe göre evrende beden bulmamız için gereken dokuz ay, hem insanın hem de kosmozun müziğini oluşturan gezegenlerin sayısıdır. Kökeni Pisagor’a dayanan bu görüşe göre göksel kürede müzikal aralıklara göre konumlanmış dokuz semavi cisim yörüngelerinde dönerken ölümlülerin duyamayacağı ilahi bir müzik yaparlar. Bacon’da astrolojideki dokuzuncu burcun Tanrı için yapılan yolculukların, kutsal metinlerin ve “ büyük talih” diye bilinen Jüpiter’in evi olduğu kabulune atfen dokuzun şans sayısı olarak bilindiğini söyler. Bu yüzden özellikle kuzey ülkelerinde mısır hasatından kalan son dokuz taneyi bulan kişinin ebedi bir şansla harelendiğine inanılırmış.

Isabel için çizilen mandaları seyredip sırlarını öğrenirken Slowacki sekizinci çembere gelmiş ve kederli bir astrofizikçi olan Lise’ye “ çemberler çizerek bir merkeze ulaşmaya çalıştığını ama her şeyin mümkün olabileceği evrende asıl güçlü niyetin bulmak değil aramak olduğunu” söylemişti. Dokuzuncu mandala çizilirken küçük bir mola verdim ve öğleden beri sokağın başında beni sabırla bekleyen kedilere mama verdim. Arkamı dönüp baktığımda mama kaselerinin başında tam dokuz kuyruk saydım. Apollon’un lirindeki dokuz telle ölüler diyarındaki Styx rmağının dokuz dönemecini hatırlayınca Isabel’in az sonra kısa bir yokuşun başında görüleceğine inandım. Slowacki ile Isabel küçük bir vapurda ilerlerken ay küçük hayvanların evi olan Başak burcuna girmiş ve telaşlı bir kirpi merdivenin dokuz basamağını inip güllerin arasında gözden kaybolmuştu. Kitap bitip ay batı ufkunda kaybolduğunda bahçede sadece Şhakespeare’nin tekinsiz kız kardeşlerinin sesi duyuluyordu:“ Üç kere seninkini ve üç kere benimkini,

Ve üç kere daha dokuz yapar

Huzur! Büyünün sona erişi….”

Isabel İçin Bir Mandala, Antonio Tabucchi, Çeviren: Semin Sayıt, Can Yayınları.

Sayıların Gizemi, AnneMarie Schimmel, Çeviren: Mustafa Küpüşoğlu, Kabalcı Yayınevi


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s