HÜSEYİN RAHMİ BEY’İN YILDIZLARI

IMG_7764

Üçünü de Rahmi Bey’in yanından dönerken gördük. Tombul ateşböcekleri gibi yanıp sönen ışıklarını ince bir iz halinde arkalarında bırakarak kayboldular. İlkini gördüğümde Hüseyin Rahmi Bey’in Miralay Hulusi Bey’le yaşadığı o güzel köşkün yokuşunu iniyorduk. Çam ağaçlarının arasından görülen siyah boşluktan doğu ufkuna doğru ardında ipeksi bir altın tozu bırakarak kaydı. Şaşkınlıktan dilek bile tutamadığıma üzülürken ikincisi geldi; İnce gümüş rengi bir peçeyle örtülmüş gibiydi. Sanki Yeti’yle beraber indiğimiz dik yokuşun üstünde, hemen başucumuzda kısacık bir an durdu ve solgun portakal rengi bir iz bırakarak kayboldu. Yeti’nin elini sıktım ve sanki gizli bir şey söyler gibi fısıldayarak “ Rahmi Bey’in yıldızları bunlar” dedim.

Türk Edebiyatının en verimli yazarlarından biri olan Hüseyin Rahmi Gürpınar, 17 Ağustos 1864’de İstanbul’da Swift- Tuttle Kuyrukluyıldızı’ndan yağan meteor yağmurları altında doğmuş. Romanlarının büyük çoğunluğunu Heybeliada’da yengesi Aliye, yengesinin kızı Safter Hanım ve “hayat arkadaşım” dediği Miralay Hulusi Bey’le paylaştığı Heybeliada’daki köşkünde yazmış. El yazısı ile yazdığı bütün romanlarının ilk okuyucusu ve redaktörü ölümüne kadar hep Hulusi Bey olmuş.

Günün büyük çoğunluğunu çalışma masasının başında geçiren Hüseyin Rahmi dinlenme tercihinde de içe kapalı kişiliğine uygun olarak günlük hayatın telaşından uzak durmuş. Masasının karşısındaki koltukta birbirinden güzel dantelleri örüp, nakışları işlerken de hep hayalle gerçek arasındaki o efsunlu yerde beklemiş . Romanlarının tıpkı bu rengarek nakışlara, incecik bir köpük gibi yayılan dantellere benzemesini o yüzden bu sukunet içinde akan molalara yorarım.

Kuyrukluyıldız altında doğan bir yazar olarak henüz üç yaşında annesini kaybedip öksüz kalmasına rağmen kaderi Hüseyin Rahmi’ye gençlik yıllarında gülmeye başlamış ve yaşarken değeri bilinip kitapları çok satan ender yazarlardan olmuş. Ailesinin küçük bir kısmı ve hayat arkadaşıyla kendisine bir koza ördüğü Heybeliada’daki bu köşkü de kitaplarından kazandığı parayla alıp çatı katını Hulusi Bey’e ayırmış. “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç”ı ilk kez bu çatı katında okurken tıpkı benim gibi kıkır kıkır gülen Hulusi Bey’in 1933 yılında ölümünden sonra ise Rahmi Bey bir daha hiç neşeyle karşılaşmamış. Hayatını derinden etkileyen bu acı kayıptan 11 yıl sonra ölümcül bir zatürreye yakalandığını anladığında ise tek arzusu Hulusi Bey’in yanına gömülmek olmuş ve ne mutlu ki vasiyeti yerine getirilmiş.

Okuduğum ilk Hüseyin Rahmi kitabı “Kuyruklu Yıldız Altıda Bir İzdivaç” tı. Babanemle karşılıklı uyuduğumuz odada bir bahar günü, açık pencerinin altındaki divanda kahkahalarımın eşlik ettiği bir merakla okumuştum. Artık hayattaki pek çok şeye ilgisini kaybetmiş, ölüme yaşamdan daha yakın duran babaannem bile kendi kendime kıkırdamalarımı merak edip sormuş ben de Halley Kuyrukluyıldızı’nın etrafında dönen bu güzel hikayeyi ona bir nefeste anlatıvermiştim. Babanemin çok uzun bir zamandan sonra ilk defa o gün canlandığını ve bana “ben o saçaklıyı gördüm” demesini aynı o bahar gününün ışığını hatırladığım gibi hatırlıyorum. Önce yattığı divanda doğrulmuş sonra “Saçaklıyı” gördüğü on üç yaşının cıvıltısıyla anlatmaya başlamıştı. Babası ve dedesiyle beraber Eyüp’te “Büyük Yıldız”ı görmek için her gece seyre çıktıklarını, sırf bu seyir için mürdüm rengi çarşaf diktirdiğini, o seyir günlerinde iki kısmetinin çıktığını, birinin eblek yüzlü, bön bakışlı, öbürünün de sırık gibi upuzun olduğu için beğenmediğini, beğense bile sırf gökyüzünün yarısını kaplayan saçaklı yıldızın uğursuzluğundan korktuğu için evlenmeyeceğini neredeyse bir genç kız telaşıyla anlattı.

İkimizin üzerini şeffaf bir tül gibi saran o ışıklı bahar gününden kısa bir süre sonra Babanem öldü. Öldüğü yıl onun Halley kuyruklu yıldızını Eyüp sırtlarında gördüğü yaştaydım. Çok uzun zaman hatta şimdi bile o kitabın kapağındaki acemice çizilmiş gelin suretinin babanemin gençliği olduğunu zannetmem sanırım bu günden sonra olmuştur. Benim için, İrfan, Feriha, Emeti, Hayriye, Semiha, Natık ve diğerlerinin el ele tutuşarak yarattıkları bu naif dünyanın kahramanlarından biri de babaannemdi. Şimdi bile Rahmi Bey’in yanından dönerken gördüğüm bu yıldızların bıraktığı izlere babaannemin güzel hayali karışıyor.

Aslında sadece, Güneş sisteminin oluştuğu milyarca yıl önceki ilkel buz kayaları olan kuyruklu yıldızların sadece gökyüzünde değil hayallerin ve ümitlerin üzerinde de parlamasına şaşmamak gerek. Yörüngeleri, uzayın Neptün ötesindeki en karanlık köşelerine kadar uzanan ve neredeyse tüm zamanın yükünü taşıyan bu buz parçalarının görkemli kuyruklarına bu uzun yolculuğu bilir gibi hep bir kehanetin ağırlığı eklenmiş. Rastlantısal bir kütle çekimi rüzgarıyla Güneş’e doğru savrulan bu yıldızların milyonlarca kilometreyi bulabilen kuyruklarından arta kalan enkazlar ise bütün insanlık tarihi boyunca dileklerin yuvası olmuş..

Benim Heybeliada’da gördüğüm kayan yıldızlar da tıpkı Halley gibi uzayın çok uzak, çok karanlık köşelerini dolaşmış başka bir yıldızın Swift- Tuttle Kuyrukluyıldızı’nın kalıntıları. Her sene Ağustos ayında Dünya, Güneş’in etrafında dönerken bu kozmik buz kalıntılarının arasından geçer ve bize bazen dakikada beş, altı kayan yıldız görme şansı verir. Eğer, benim gibi ilk ikisinde hazırlıksız yakalanırsanız ışıksız bir bölgede Perseus Takımyıldızı’nın olduğu bölgeye doğru bakın mutlaka dileklerinizi karşılayacak diğerlerine rastlayacaksınızdır.

Babaannemin Eyüp sırtlarında gördüğü ve Hüseyin Rahmi Bey’in büyük bir incelikle yazdığı Halley Kuyrukluyıldızı’nın ilk görülme tarihi M.Ö. 240. Çinli gökbilimcilerin kayıtlarında da yer alan bu kuyrukluyıldızı İtalyan ressam Giotto da İsa’nın doğumunu müjdeleyen yıldız olarak resmetmiş. Ebedi ve mükemmel zaman spiralinin peşine takılırsak sadece Halley’in değil, arkasında bıraktığı tozlardan dilek tuttuğum Swift- Tuttle Yıldızı’nın da hem bebek İsa’yı hem Çinli gökbilimciyi, hem Rahmi beyi, hem de babanemin on üç yaşını görecek kadar yaşlı olduğunu varsayabiliriz.

Güneş sisteminin oluşmasına tanıklık etmiş bu evrenin en ilkel ve en muhteşem ışıklarının bütün zamanın üzerine ipek bir saç bulutu gibi kapandığını düşünmek dilek tutmak için biricik sebep değil de nedir?

O gün Heybeliada’dan dönüşte tam vapura binerken kayan üçüncü ve son yıldız Hüseyin Rahmi’nin ve Hulusi Bey’in yanyana duran kabirlerinin üzerinde süt tozu gibi şeffaf bir iz bırakarak kayboldu.

Denizdeki ilk canlının ve yeryüzündeki ilk insanın hayallerinin şahidi olmuş bu yıldızların hafızasında sadece İsa’nın değil, Hüseyin Rahmi’nin, Babaannemin ve benim dileklerimden de bir parça olduğunu düşünmek büyüleci geliyor. Çünkü ; “ Çünkü Evren bir tür kan bağının birleştirdiği aileler topluluğundan başka bir şey değildir” ve onda tüm evrenin, tüm insanlığın buz ve gaz haline dönmüş hayalleri vardır. Bu yüzden sonsuza kadar evrenin en ıssız ve en kuytu noktalarından geçip bir ümit ve bir vaat olarak başımızın üzerinden kayıp geçecek bu yıldızlara bir dilek dileyin; Ezelin ve ebedin bütün hülyasını kucaklamış bu ışıklar mutlaka sizinkini de yerine ulaştıracaklardır.

Sakın gökyüzüne bakmayı unutmayın!

Kuyruklu Yıldız Altında Bir Evlenme, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Atlas Kitabevi.

Yıldızların Altında, Michael Rowan – Robinson, Çeviri: Murat Alev, Tübitak Yayınları


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s