İKAME ÇOCUK VAN GOGH

IMG_1239

“İnsanı kendi içinde kapalı tutan, çevresine aşılmaz duvarlar ören, hatta sanki toprağa gömen şey nedir? “ Van Gogh, 1880 tarihinde kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplardan birinde böyle yazmıştı. Hayatına baktığımızda 37 yıllık kısa ömrünün neredeyse tümünü bu mektubunda yazdığı gibi “ikame çocuk” olarak toprağa gömülü geçirmiş olduğunu görürüz. İçinde neşenin, hafifliğin neredeyse hiç parlamadığı, yürek hoplatan sevinçlerin hiç yuva yapmadığı hayatlardan biridir onunki. Rutubetli cılız kökleri durmadan tutunacak bir toprak parçası, köklenecek bir yuva aramış ve bulamayacağına ikna olunca da kendini öldürmüştür.

30 Mart 1852’ de kendinden tam bir yıl önce ölen abisinin ölüm yıldönümünde doğmuş ve ailesi sanki bir yası devam ettirir gibi göbek adıyla birlikte ona kaybettikleri oğullarının adını vermiştir; Vincent Wilhelm Van Gogh. Bu adın ona verilmesiyle birlikte ölmeden mezara girmiş ve küskün, solgun bir çocuk olarak büyüyemeden ölmüştür. “ Kaderin işiydi, hiçbir yerde ailemin yanında, kendi ülkemde olduğu kadar yabancı hissetmedim kendimi” diye yazar bir kersinde Theo’ya .. Ölülerin, başıboş hayaletlerin, yaşıyanların yanında kendilerini güvende hissetmediklerini, gözlerden uzak bir yuva aradıklarını zaten herkes bilir değil mi?

Köklerimizden genlerimize taşınan ve şimdi olduğumuz kişiyi oluşturan şeylerin sadece kemerli burnumuz, göz rengimiz, babamıza benzeyen huylarımız vs olmadığı çok uzun zamandır biliniyor. Gerçek mirasımızın hatırı sayılır bölümünü saçlarımızın renginden daha çok ruhumuzda taşıdığımız hayaletlerin korkuları, günahları ve acıları oluşturuyor. Yani yıldızsız geceler kadar siyah gözlerimizin yanında ışıksız bir kederi de büyük annemizden, dedemizden ya da daha önceki bir kuşaktan miras edinmiş olabiliriz tıpkı Van Gogh’ın bir yası taşımaya zorlandığı gibi.

Aile dizimi, içine doğduğumuz soyun alınyazısına nasıl kilitlendiğimizi ve bu kilitlenmenin nelere yol açtığını çözmeye yarayan bir metod. Uzun zamandır ilgilendiğim ve üzerine okumalar yaptıkça neredeyse büyülendiğim bu psikoterapi yönetemi sadece ruhumuzun üzerine yapışmış geçmiş travmaları işaretlemiyor aynı zamanda onları nerelerde arayacağımızın yollarını da gösteriyor. Van Gogh’ın hayatında trajik bir yansımasını bulduğumuz “ikame çocuk”   kavramı da bu “Aile Dizimi”sistemini taşıyan kavramlardan biri. Ailelerini neredeyse uyuşturan bir kederin üzerine doğan ve aileleri tarfından “o yası” bir isim, yüklenen bir sorumluluk, bir meslek vs ile taşımaya zorlanan bu çocuklar bir “yas mıknatısı” görevi görürler. Doğumlarının hemen öncesinde yaşanan bir acıyı tıpkı demir tozlarını çeken bir mıknatıs ya da kirli suyu emen bir sünger gibi çekeceklerdir.

Van Gogh gibi sonlanmış ancak arkasında bıraktığı yaşam izleri hala takip edilebilir durumda olan hayatlara kuş bakışı baktığımda o soluğa sinmiş kederin izlerini takip etmeye çalışırım. Van Gogh’un hayatına baktığımda ise onu bir kundak gibi sımsıkı saran kederin abisinin mezarından yükseldiğini görürüm. Babası bir papaz olan Vincent, babasının yönettiği ayinlere katılmak için “ kendi adının” yazılı olduğu bir mezarın önünden geçerdi. Evden ayrılana kadar devam eden kendi adının yazdığı mezarla çevrili gündelik hayat daha sonra ruhunun her köşesine sinecektir. Akıl hastanesinde yatarken kardeşi Theo’ya şöyle yazacaktır “ Hastalığım sırasında Zundert’teki evin her odasını, bütün yolları, bahçedeki bütün bitkileri, dışardaki tarlaları, komşuları, mezarlığı, kiliseyi, arka taraftaki sebze bahçemizi tekrar gördüm… mezarlıktaki büyük akasya ağacındaki saksağan yuvasını bile gördüm.” Aslında gördükleri şeylerin hepsine sinen mezarında yatan küçük bir gövdenin hayaletiydi. O hayalet bütün korkularıyla hayattaki Vincet’in içine kök salmış ve akasya ağacındaki saksağan gibi o ruha ölümün yuvasını kurmuştur.

Van Gogh, aşık olduğu kadınlarda da yüklendiği yasın kederli izlerini takip eder. Hayatına giren bütün kadınlar, daha filizlenmeden çürümüş kökler gibidir. Ya kendini yaralayacak, ya da kuzenine duyduğu aşk gibi kör bir umudu besleyeceklerdir. Siene isminde hamile bir fahişeye aşık olup onunla yaşamaya başladığında şöyle yazacaktır kardeşine; “ Onunla evimdeymiş gibi geliyor, sanki bana bir yuva veriyor, hayatlarımızı birbirine dolanmış gibi hissediyorum.” Ama Vincent o yuvayı kendine doğrulttuğu tetiği çekene kadar bulamayacaktır. Yuvası tıpkı adının yazılı olduğu taşın da söylediği gibi Zundert’teki evlerinin önündeki mezardadır.

Van Gogh’un yaşadığı hayat, yası bitirilmemiş birinin yerini alan ikame çocuk örneğidir. Bir öncekinin kapladığı yas, yeni doğana yaşayacak alan bırakmamıştır. Van Gogh, bütün yaşamı boyunca kendini kardeşinin adını ve hayattaki yerini alan bir gaspçı gibi hissetmiş ve bu kederin enerjisiyle yaşamıştır.

Tıpkı Van Gogh gibi bir ikame çocuk olan Salvador Dali ise acı çeken hayaletleri hayatından kovabilmiştir. Çocukluğundan beri kendinden önce ölen ve ismi kendisine verilen abisi Salvador Dali’den haberdar olmuş ve annesinin onun mezarı başında haftada iki kez ağladığına şahit olmuştur. Annesi ve babasının ölen Salvador hakkında anlattıklarını dinleyerek büyümüş ve sonunda ondan bambaşka biri olmayı seçerek onun ruhunu hayatından kovabilmiştir.. Melekler kadar güzel bir abinin kederi için sürekli göz yaşı döken ve ardından gelen çocuğuna da aynı ismi koyan annesi ona mezarda yatan Salvadordan farklı olabilmek için başka bir yol bırakmamıştır. O da sıradışı, inatçı, ayrık otu gibi bir palyaço olmayı seçmiştir.

Dali’nin ikame bir çocuk olarak bu yasla ve abisinin hayaletiyle başa çıkma düzenekleri Vincet’inkinden tamamen farklı olmuş, kendi hayatını abisinin ruhuna isyan ederek ele geçirmiştir. Hayatı ile ilgili bir yazısında bunu şöyle anlatacaktır; “ Ben yaşamdan önce ölümü yaşadım. Ağabeyim ölmüştü.. Ben doğmadan üç yıl önce. Onun ölümü babamı ve annemi umutsuzluk çukuruna düşürmüştü. Annemin karnında bile onların ızdırabını hissetmiştim. Fetüsüm cehennem gibi bir plesentanın içinde yüzüyordu. Ben içimin derinliklerinde bu varoluşu hissediyordum. Bir tür duygu hırsızlığı.. Bu ölü kardeşin hayaleti beni karşılıyordu.. Onun da adının Salvador oluşu rastlantı değildir.. Ben gerçekte bana verilmeyen duygunun boşluğunu doldurarak yaşamayı öğrendim.”

Hayaletlerden devraldığımız miraslar bütün evreni bir koza gibi ören ve her birimizi bir diğerine bağlayan ipliklerden sadece biri. Eğer gölgenin nereden düştüğünü, rutubetin nereden sızdığını ve kokunun hangi çukurdan geldiğini öğrenirsek belki buralardan daha hafif adımlarla geçebiliriz.

Soy Sendromu, Anne Ancelin Schützenberger , Çeviren: İnci Doğaner, Duvar Yayınları.

Van Gogh, Yapı Kredi Yayınları.

Theo’ya Mektuplar, Vincent Van Gogh, Çeviren: Pınar Kür, Yapı Kredi Yayınları.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s