YENGEÇ YÜRÜYÜŞÜ

IMG_1930

Kasanın kalabalık olduğunu, her zamanki gibi iki kişinin değil tek kişinin çalıştığını uzayan kuyruğa girdiğimde farketmiştim. Kucağımdaki kitapların rastgele açtığım sayfalarıyla, önümdekilerin hangi kitapları seçtiğiyle oyalanıyor, bir taraftan da sabırsızca kasayı gözlüyordum. Kuyruğun başındaki adam üç kitabı, tuhaf ışıklar çıkaran iri yumurtaya benzeyen bir oyuncağı, bir ışın kılıcını ve içinde birbirine sarılmış iki ayı olan kar küresini ayrı ayrı hediye paketi yaptırmaya çalışıyordu. Üstelik post makinesinde kağıt tam zamanında bitmiş ve adamın arka sırasındaki eteklerinden iki küçük çocuğun çekiştirdiği, kolları oyun hamuru ve puzzle kutuları ile ağırlaşmış kadın sabırsızca söylenmeye başlamıştı. Ben on kişilik kuyruğun yedinci sırasında halimden memnundum. Önce biraz ilerde bir kahve içecek ardından eve gelip kucağıma kedilerimi alıp okumaya başlayacaktım. Kesinlikle almak için değil sadece bakmak için girdiğim kitapçıda yarım saat kadar nefsimle savaşıp, kendimi üç kitabı da almam gerektiğine ikna etmiştim. İlki 2016 Man Booker ödülünü almış Vejetaryen, ikincisi üzerine okumalar yapmaktan zevk aldığım aile dizimi ile ilgili “ Seninle Başlamadı” adlı kitap, üçüncüsü ise Rilke’nin Stefan Schank tarafından yazılmış çok merak ettiğim biyografisiydi. Sabırsız kadınla, hediye paketlerine kurdele seçen adamın atışmalarını güzel kitaplarımın yüzü suyu hürmetine gülümseyerek seyrettikten sonra sıra birden akmaya başladı.

Önümde duran kucağı kitap dolu kadın kartını çıkarırken ben de kitaplarımı tezgaha bırakıp cüzdamı çıkardım. Kasiyer kız neredeyse büyük bir beceriklilikle kadının aldığı beş kitapla benim üç kitabımın barkodlarını birbirinin peşi sıra okuttu ve ikimizin eline neredeyse aynı anda torbalarımızı verdi. Elimde torba taşımayı sevmediğim için kitap dolu torbamı sırt çantamın içine attım ve kahvemi içtikten sonra kitaplarıma doya doya bakmak için koşar adım eve geldim. İlk önce Rilke’nin biyografisini okumayı planlıyordum. Evde torbayı açtığımda hiç ama hiç hoşuma gitmeyen bir sürprizle karşılaştım. Torbadaki üç kitaptan hiçbiri Rilke’nin biyografisi değildi. Evet, Han Kang’ın Vejetaryen’i ve Mark Wolynn’ın Seninle Başlamadı’sı torbadaydı ama Rilke’nin yerinde Günter Grass’ın Yengeç Yürüyüşü vardı. Önce hayal kırıklığı ve kızgınlıkla eşofmanlarımın üzerine tekrar anorağı geçirip kitapçıya gitmeyi düşündüm ama sonra yağmur yüzünden vazgeçtim. Neredeyse bütün neşem gitmişti. Ama biraz sonra küçük talih perisinin Rilke yerine Günter Grass okumamı istemiş olabileceğine kendimi ikna ettim ve Yengeç Yürüyüşü’ne başladım. Sadece yirmi sayfa sonra Baltık Denizi’nde eksi on sekiz derecede yaşam savaşı veren iki insanın hikayesine dahil olmuştum. Sayfalar ilerledikçe Ursula ile Paul’ün kaderleri neredeyse kendi nabzım gibi içimde atıyordu.

30 Ocak 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın son aylarında Baltık Denizi’nde tüm zamanların en büyük deniz faciası yaşanır. Sovyet ordularının önünden kaçan yaklaşık sekiz bin Doğu Prusyalı mülteciyi taşıyan Wilhelm Gustloff isimli gemi bir Sovyet denizaltısı tarafından torpillenerek batar. Kitabın kahramanlarından Ursula Pokriefke’de o gemideki binlerce mülteciden biridir ve hamileliğinin son günlerindedir. Oğlu Paul, tam üçüncü torpilin geldiği sırada gemi sulara gömülmeden az önce doğar. Bebek sorunsuzca başından gelmiş ve annesini hiç yormadan, bağırtmadan suların içine gömülen binlerce çığlığın içine doğmuştur. Sular o kadar soğuktur ki gemidekilerin çoğu kurtarma gemileri yanaşamadan donarak, boğularak ölürler. Çoğu kadınlar ve çocuklardır.

Günter Grass, işte bu can pazarının içinde tam Wilhelm Gustloff gemisi batarken doğan Paul’ün ve onu sarmalayan kaderin kahramanlarını anlatır bize. Gemiye adını veren Gustloff adlı Nazi’nin, onu öldüren ciğerlerinden hasta David’in, torpili yollayan Alexander’ın ve Paul’ü doğurduğu gece bütün saçları beyaza kesen Ursula’nın hikayesi Paul’ün hayat evreleri boyunca yengeç yürüyüşü gibi aksak bir ritmle akar.

Kitapta sayfalar boyunca hesap soran ses Paul’ün sesidir. Bütün bu samana benzeyen hayat, başarısızlıklarla geçen ömür, hayal kırıklığı dolu evliliği, şanssızlığı, kötü ebeveynliği, hepsi ona bu trajik kazadan hediyedir. Kaza bütün korkunçluğu, hayatı yutan enerjisi ile bir talihsizlikler silsilesi olarak hayatında yuvalanmıştır. Eğer annesi Ursula, bu kadar çapkın olmasa, babasının kim olduğunu bile bilmeden onu peydahlamasa, binlerce insanın öldüğü bu gemiye binmese, gemiye uğursuz, ölü bir Nazi’nin adı verilmese, Ursula karaya çıkana kadar sancılara dayansa hayatı bu kadar şanssızlıklarla örülü bu kadar posa dolu olmazdı. Hatta adı bile Paul değil Peter olurdu ve içine bir parçacık da olsa neşe sızardı.

Oysa Paul’ün kendi olmaktan başka şansı yoktu. Tam kaderinde yazıldığı gibi kolektif bir ölümün içine doğmuştu. Kitap boyunca Paul’ün sızlanmaları ve Ursula’nın o gemiden minicik bir bebekle sağ çıkma gururundan o kadar etkilendim ki tam da Ursula’nın seveceği bir şey yapıp Paul’ün doğum haritasını çıkardım. 30 Ocak 1945’de İkinci Dünya Savaşı’nın son aylarında, Baltık Denizi’nin buz gibi sularının içine doğduğunda saat 22-05’i gösteriyordu.

Paul’ün haritasının tam tepe noktasında Pluto’nun yani ölüm tanrısı Hades’in cayır cayır yandığı bir uçurtma vardı. Uçurtmanın sol tarafındaki içine doğduğumuz şartları ve maskemizi gösteren kanata deniz tanrısı Neptün, sağındaki kanata da ani gelişen olayları gösteren Uranüs yerleşmişti. Paul’ün ölüm tanrısı Plüto’dan karşıt açı alan solgun güneşi de havası kaçmış bir balon gibi uçurtmasının kuyruğuna takılmış ve alay eder gibi yaratıcılığını, mutluluğunu anlatan beşinci evine yerleşmişti. Üstelik Plüto yer altının kapılarını tam da kolektif olayları gösteren 11. Evde açmış ve binlerce insanı Hades’e almıştı.

Carl Gustav Jung, bir insanın başına gelenlerin onu başkalalarından ayıran en önemli özellik olduğunu söyler ve yaşam devam ettiği müddetçe bu parçaların birer birer önceden belirlenmiş bir tasarıma uygun olarak yerine oturduğunu söyler. Paul’ü başkalarından ayıran şey de haritasının ortasında Baltık rüzgarlarıyla uçan ve tepesinde yeraltı tanrısı Plüto’nın parladığı güzelim uçurtmasıydı. Kitap boyunca kaderine karşı bütün sızlanmalarına rağmen adı bütün olasılıkların içinden seçilmiş ve annesi Ursula’nın kucağına altı bin kişinin öldüğü bir kazada taze bir nefes olarak verilmişti. Bu istese de istemese de içine sevincin hiç sızamadığı Paul’dü.

Kitabı bir öğleden sonra boyunca soluksuz okumuş ve Paul’ün haritasını gördükten sonra kasadaki kızın şaşkınlığına minnettar kalmıştım.

Bir kez daha görmüştüm ki başımıza gelen küçük ya da büyük her şey bizi başkalarından ayıran özelliğimizdi ve yaşadığımız müddetçe bu parçalar bizim sızlanmalarımıza hiç aldırmadan yavaş yavaş yerini bulacaktı.

Günter Grass, Yengeç Yürüyüşü, Çeviren: İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi Yayınları.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s