ZABEL VE HAYRABET

IMG_4494

Onları ilk farkettiğimde bundan tam on yıl önceydi. Her zaman geçtiğim yolu değiştirmiş uzaktan ağaçları daha yeşil görünen o sapa sokağa girmiştim. Aslında belli güzergahlarım ve o güzergahlarda da belli mola yerlerim, görmekten zevk aldığım, merakımı çeken şeyler vardır. Mesela metroya daha kestirmesi olmasına rağmen hep aynı yoldan yürürüm ve yolun üzerindeki ikinci pastanede hep aynı krokanlı kurabiyeyi çayla yer ve karşı apartmanın 4. Katındaki iki küçük kanişin camda olmasını umut ederim. Şansıma eğer penceredelerse uzaktan onları sever ve o ev hakkında hayaller kurar ve bazan yirmi dakikalık metro yolculuğunun kasvetini o iki küçük köpeğin neşesini ve sahiplerini düşünerek atmaya çalışırım.

Onları görmem ve sokaklarını bir güzergah olarak belirlemem de tamamen tesadüf oldu. Baharın ayartıcılığı, yeşilin neşesi beni o sokağa çekti. Büyük bir sakız ağacının hemen yanı başındaki eski bir apartmanın 2. Katında oturuyorlardı. Neşe Palas kat 2. Yaşları 70 ile 80 arasında değişebilir. Hiç bir zaman yakından görmediğim için kesine yakın bir tahminde bulunamıyorum ama yaşlı olduklarını biliyorum. Genelde işten eve dönüş saatlerimde ekranı cama dönük g televizyonun karşısında ve ışığı oyun masalarının üstüne düşen büyük abajurun çaprazında bezik oynarlardı. Sabah işe gidiş saatlerimde ise masanın üstünde kahvaltı tepsisi, ellerinde ise gazeteleri olurdu. Milliyet ve Cumhuriyet. Hafızama çok güvenirim. Kadını hiç eline Milliyet’le adamı da hiç Cumhuriyet’le hatırlamıyorum. Belki okuduktan sonra değiştiriyorlardı.

Ben, evden işe, işten eve ellerimde kocaman alışveriş poşetleri hayatla cebelleşirken, onlar hayatın sakin ve sükunetli kıyısına demirlemişlerdi. Uzaktan neredeyse imrenerek seyrederdim hallerini. Yanı başlarındaki sakız ağacının yanındaki apartmanın girişindeki posta kutularına bakar gibi yapıp, meyilli sokağın ve kot farkının yardımıyla biraz uzaktan da olsa melankolik bir sevgili gibi bazan dakikalarca onları izlerdim.

Bir kaç kez işe geç gittiğim günler kahve zamanlarına denk geldim. Pembe kalın camdan kahve fincanları vardı ve kahveyi adam yapıp getiriyordu. Bir keresinde bahar başlarında balkonlarındaki sardunyaların topraklarını yavaş hareketlerle ve biraz nefes nefese ama hiç döküp saçmadan değiştirişlerini bile seyrettim. Bir defasında da kadını balkonda kuş kafesini temizlerken görmüştüm. Ama en güzeli işten gece geç saaatlerde dönerken televizyonu camın önüne çekip beraber film seyredişlerine tanık olmamdı. Gecenin yardımıyla yan apartmanın girişine iyice saklandım. Merdivenin en üst basamağına çıkıp televizyona odaklandım veeeee İngrid Bergman’ın oynadığı Anastasia filmini seyrettiklerini gördüm. En sevdiğim filmlerden biriydi.

Onlarda beni bu kadar saplantıyla çeken neydi bilmiyorum. Ancak şimdi geriye dönüp baktığımda sadece evlerinden taşan sükunetin değil kurdukları mütevazı hayatın ve birbirlerine gösterdikleri özenin biricikliğine de vurulmuş olduğumu anlıyorum. Vücut dilleri, evlerinden taşan renkler ve bana ulaşan koku, yarım yüzyılı birbirlerini severek ve anlaşarak geçirmiş, hayatın getirdiklerine razı olmuş ve birlikte aheste bir ahenk yakalamış iki insanın muhteşem uyumuydu.

Bir pazar günü Yeti’yle alışverişten dönerken benim saplantılı merakım dışında kullanmadığımız bu ara sokağa ısrarlarım sonucu girdik. Binbir ricayla Yeti, sokağın köşesinde ağır market torbaları ile beklerken ben apartmanın görevli ziline basıp içeri girdim ve kapılarına kadar çıkıp meftunu olduğum bu hayatın sahiplerinin adını öğrendim. Kapılarının üstünde şimdilerde hemen hiç rastlamadığım pirinç küçük dikdörtgen levhanın üstünde el yazısıyla Zabel ve Hayrabet yazıyordu.

Hayrabet ve Zabel’i ve hayatlarından bana geçen sakinliği yaklaşık 4-5 sene seyrettim. Benim hiç farkıma varmadılar, hatta onları hemen hiç diğer yaşlılar gibi sokağı seyrederken hatırlamıyorum. Genelde ya kadife pilili şapkası olan büyük abajurun altında bezik oynar, ya da sohbet ederek televizyon seyrederlerdi. Bir keresinde yazın açık balkon kapılarından sokağa sızan “ seni sevda çiçeğim tac-ı serim, bilemezsin seni ne çok severim”’ şarkısını sakız ağacının gölgesinde çantamda bir şeyler arıyor havasında sonuna kadar dinlemiş, Zabel’in usul usul şarkıya eşlik eden kısık, yumuşak sesini duymuştum.

Zaman içinde vücutlarının gittikçe küçülmesine, haraketlerinin yavaşlamasına tanık oldum. Bir gün Hayrabet elinde bardak camın önünde otururken uzaktan ellerinin dalın ucunda sallanan bir yaprak gibi titrediğinin şahitliğini de yaptım . Günden güne sonsuz sükunete doğru yavaş yavaş yaklaşmalarını izlerken, gençliklerini, nasıl tanıştıklarını, birbirlerini üzüp üzmediklerini birlikte çocuk büyütüp büyütmediklerini merak ettim ve hayalimde onlara çok güzel bir geçmiş yarattım. Ben onların hayatının gizli tanığıydım.

Sonra geçtiğimiz yaz uzun bir tatilden döndüğümüzün ertesi günü Neşe Palas’ın önünden geçerken dairenin boşaldığını, evin badana boya yapıldığını görünce bacaklarım yeni doğmuş bir buzağı yavrusu gibi titremeye başladı. Gitmişlerdi….

Köşedeki bakkal önce Hayrabet’in ondan tam sekiz gün sonra da Zabel’in öldüğünü söyledi.

Bir daha o sokaktan hiç geçmedim, Hayrabet ve Zabel’in evlerine kimlerin taşındığını da hiç merak etmedim, sokaklarında onların gidişlerinden çok sonra açılan mahallenin en ucuz marketinden bile alışveriş yapmadım, ta ki geçen akşama kadar. İçimden bir şey onca zamandan sonra hasretle o pencereye bakmak, Hayrabet ile Zabel’i anmak istedi. Sokağın köşesini dönünce apartmanın kentsel dönüşüm garabeti uğruna yıkıldığını gördüm ve Hayrabet ve Zabel mahalleyi sanki bugün terk etmişler gibi bir hüzne tutuldum.

Yıkıntıların çevresinde eski bir mezarlığın etrafında dolaşır gibi hüzünle dolaşırken, apartman sakinlerinin yeni ve güzel evlerine giderken yanlarına almak istemedikleri eşya yığınıyla karşılaştım. Çöp konteynırının yanında pencere ve vitrifiye eskileri ile beraber kocaman bir yığın oluşturmuşlardı. Neredeyse yola taşan yığınını çöp kamyonunun geçmesi için düzgün bir şekilde istiflemeye çalışan apartman görevlisi ter içinde çalışırken yığının altında kalmış tanıdık bir eşya gördüm. Kadife pilili şapkasının ponponları eski bir tuvaletin sifonuna dolanmış, pirinç ayakları kaldırıma taşmış eski bir abajur. Hayrabet ile Zabel’in ışığında bezik oynadıkları abajur inşaat molozları, tuvalet döküntüleri, plastik sandalyeler ve kapakları düşmüş mutfak dolaplarının arasından bana bakıyordu.

Ter içinde kalmış görevliyle ayak üstü sohbete başladık. Apartman yıkılırken bodrumdaki eski eşya deposundan da bir sürü şey çıkmış, bir kısmını yönetici hurdacılara satmış ama bir kısmı da sokağa atılmış, lazım bir şey varsa alabilirmişim, mesela şu meşe dolaplar çok güzelmiş, aslında ev kendisinin olsa bir cila sürüp hemen mutfağına takarmış. Ben abajuru aldım. Sevinçten içim içime sığmayarak, üç sokak boyunca kah sürükleyerek kah sırtımda taşıyarak eve getirdim. Önce sabun köpüğü ile incitmeden kadife şapkasını sildim, kopan ponponlarını dikip, şeridini yapıştırdım ve pirinç ayağını limon suyuyla parlattım. Şimdi camın önündeki masanın hemen yanında Hayrabet ve Zabel’in evindeki gibi pencereye çapraz duruyor. Yarın gidip bir de bezik takımı alacağım.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s