TUDOR LANETİ

IMG_2201

Başkasında özellikle hemcinslerimde kibirli bir gülüşle küçümsediğim her ne varsa er ya da geç lanetine yakalandım. Önce sokakta kedilerle konuşan “meçzup” dediğim kadınlar tarafından çarpıldım. Evime üç kedi almakla kalmadım, yirmi dakikada yürüdüğüm yolu kediler, köpekler, kargalar ve martılarla yaptığım uzun sohbetler sonucu bir saatte yürüyemez oldum. Hele yağmur sonrası salyangozlar çıkmışsa işim daha zor oluyor.  Sonra, ince sigara içen “konkenci tiryakiler” dediğim elit zümre tarafından lanetlendim. Parmaklarımın arasında kibrit çöpü gibi sigaralardan olmazsa sadece kahvem değil bütün keyfimlerim yarım kalıyor. En sonunda da Tudor hayranı kadınların ahını aldım. Üç, beş sene önce vapurda, otobüste,  anneannemin kömürlü ütüsü ağırlığındaki “Boleyn Kızı”nı kırmızı ojeli tırnaklarını yiyerek okuyan ne kadar kadın varsa hepsine  zalimce bir gülüşle “hahahaa kafanızın kesilmesine az kaldı” demek isterken kütüphanemde Tudor Hanedanı için üç raf açtım. “Boleyn Kızı”, “Kurtlar Hanedanı”, “Ölüleri Getirin”, “Kraliçenin Soytarısı”, “Mahkum Prenses” ve ismini kıskanarak sakladığım diğerleri İngiliz soğukkanlılığı içinde okunma sıralarını bekliyorlar.

Hilary Mantel, Philippa Gregory ve Alison Weir, Tudor Hanedanı’nın bol malzeme veren tarihlerini didik didik ederek içinde saklı ibretlerin ucunu bugüne dek çekiştirebileceğimiz, iyi araştırılmış hikayeler demeti sunmakta en üretken olanlar. Müşkülpesent ve kendini fazla önemseyen bir edebiyat okuru gibi, yazılanların, edebiyat sınıfı içine dahil edilip edilemeyeceğini tartarak değil, beni ağırladıkları tarihin, haddini bilen misafiri olarak okumak istiyorum onları. Okudukça da aslında bayıldığım, ama kibrim yüzünden bugüne kadar ıskaladığım, gerçekle birebir bağı olan insan hikayeleri anlattıklarına şahit oluyorum.

Tudorların hikayesini özellikle VIII. Henry’nin yaptığı evlilikler sayesinde hem sıkı bir kadın tarihi hem de iktidarın, kadınlar üzerinden geçerken daha da büyüyen zalimliğini göstermesi açısından ilginç buluyorum. Henry, uğruna Roma kilisesini terk ettiği Anne Boleyn’in kafasını kestirirken aslında iktidarına gölge düşürebilecek, potansiyel düşmanlarının da  kafasını uçuruyordu. Üçüncü karısı Jane Seymour’dan doğan oğlu ve tahtın varisi Edward’ın büyüdüğünü göremeden öldüğünde, Protestan ve Katolik düşmanlığının kol gezdiği bir İngiltere ve tahtı ele geçirmek için her tür dolabı çevirmeye teşne, iştahlı bir saray kalabalığı bırakmıştı.

Tudorların korkunç ve tuhaf hikayesini farklı yazarlardan ve  kronolojik bir tarih takip etmeye çalışarak okuma merakımı bu hafta Alison Weir’in “ Dokuz Günlük Kraliçe” adlı  romanıyla  sürdürdüm.

“Dokuz Günlük Kraliçe”, okumaya tutku derecesinde bağlı, çok iyi bir eğitim görmüş, teolojiye özel ilgi duyan ve aslında sadece kitaplarıyla geçireceği huzurlu bir hayat isteyen Jane’nin, güzel ve ölü bir kraliçe olmaya giden hikayesini dönemin tarihsel gerçeklerinden hiç sapmadan anlatıyor. Jane’nin hikayesi, VIII.Henry’nin öldürmekten son anda vazgeçtiği altıncı karısı Catherine Parr’ın kollarında son nefesini verdiği zaman başlayıp ardından tahta çıkan oğlu Edward’ın çok genç bir yaşta amansız bir akciğer hastalığına yakalanması ile sona doğru hızla yaklaşıyor.

Alison Weir, aynı dönemi anlatan kitaplarıyla çok parlak bir edebi kariyer yakalayan Hilary Mantel gibi roman kahramanlarına tanrısal bir nefes üfleyen yazarlardan değil. Mantel’in kahramanları akşam başucunuzda bırakıp sabah sizden evvel kahvaltı masasına oturan yakın arkadaşlarınızdansa Weir’inkiler olsa olsa sadece fotoğraflarından tanınan uzak akrabalar sınıfına dahil edileceklerden.

Weir, hikayeyi yaymaktan ve içine usulüne uygun şekilde bir ölçü romans, bir ölçü gerilim ve kaldıracağı kadar entrika katan ve değim yerindeyse Tudor’un yaşayan kraliçesi olan  Philippa Gregory gibi bestseller yazarlardan da değil. Ancak, Weir’i bana sevdiren ve kitabını bir solukta okutan en kıymetli yanı, tarihsel gerçeklere bağlı kalmayı edebiyat yapma kaygısından daha çok sevmesi ve dönemsel ayrıntıları da en az hikayenin kendisi kadar önemsemesi.

Ben, Jane Grey’in, Tudor ihtirası ve entrikaları tarafından avlanan kısacık hayatını okurken arkadaki fonu baştanbaşa kaplayan ve  günümüzde de pek revaçta olan din sosuna bulanmış riyakar ahlak anlayışına da  hayretle tanıklık ettim.

Eğer siz de benim gibi Tudor hikayelerini dudak bükerek görmezden gelenlerdensiniz XVI. yüzyıl İngilteresi’ne  küçük bir şans verin isterim, okumaya başladığınızda bugüne dair de çok fazla şey bulacağınızdan eminim .

“Dokuz Günlük Kraliçe”, Alison Weir, Çeviren; Aslı Güçlü, Epsilon 


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s