ÖRÜMCEK ADAM

IMG_2210

Niyetim uzun bir Pazar gününü “Sinek Isırıklarının Müellifi” ile geçirmekti. Salondaki kanapeye uzandım ve kedilerimin gırıltıları eşliğinde kitabın içinde kayboldum. Nazlı ile Cemil’in hikayesindeki her tanıdıklık bütün patikalarını ezbere bildiğim rüzgarlı bir ormanda kaybolmak gibiydi. Üşüdükçe kitaba ara verip salon camına konan kumruları seyrettim. Son günlerde pervazda uzun uzun oturmayı adet edinen, cama yaklaşan kedileri pek umursamayan iki tane tombul kumru peydah oldu. Diğerleri gibi kaçmıyorlar tam tersine camın önüne koyduğum bulgurları afiyetle yedikten sonra saatlerce köşede gurulduyorlar. Birinin kuyruk ucundaki tüyler bembeyaz, diğerinin ise gagasının hemen üstünde koyu kahve bir leke var. Aslında kitap, kumrular ve kediler, zamanın içinde ipeksi bir koza yapmış ve beni yumuşak bir kundak gibi sarmıştı. Hiçbir yere gidesim yoktu. Bütün niyetim o anın içinde ağır ağır süzülmekti. Derken;  tuhaf, neredeyse münasebetsizce bir şey oldu ; 122. Sayfayı çevirdim ve “ Yaz geldi, sır diye bir şey kalmadı”  diyen ilk cümleyle kendimi, cayır cayır Temmuz sıcağında tık nefes ilerleyen Datça – İstanbul otobüsünün içinde buldum.

Bu yazdı. Çok sevdiğimiz bir aile dostumuzun ölüm haberini almış ve tatili kesip cenazeye yetişme telaşına düşmüştük. Uçaklarda yer bulamadığımız için on dört saatlik bir yolculuğu göze alarak 17’de Datça merkezden kalkacak ilk otobüse kendimizi attık. Bol virajlı Ege yolları, otobüsün içine sızan egzoz gazı ve sıcak hava üfleyen bir klima ile yolculuğumuz mordor diyarına seyahat tadındaydı. Neredeyse her yarım saatte bir duruyor, ya yoldan ya bir kasaba garajından yolcu alıyorduk. İki saatin sonunda başımı migrenden taşıyamaz hale gelmiştim. Üstelik her zaman kullandığım migren ilacımı el çantama değil de bagaja verdiğim bavullardan birinin içine koymuştum ve nereden baksan bu çıldırtıcı ağrıyla bu lanet otobüste geçirecek on iki saatim daha vardı.

Yaz tertibi zamanıydı. Durduğumuz hemen her garajdan kulakları sağır eden davul zurna sesleri yayılıyordu. Biraz hava almak, elimi yüzümü yıkamak için otobüsten her inişimde bu curcunadan yayılan sesler bıçak gibi alnıma saplanıyordu. İzmir’e geldiğimizde başımın ağrısına mide bulantım da eklenmişti. Kendimi iki büklüm garajın tuvaletine attığımda üç kadının lavabonun ortasında ayakta çıplak duran ve sürekli ağlayan 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğunu yıkadıklarını gördüm. Bu şaşırtıcı manzaranın neye işaret ettiğini anlayamadan, niye akşam saatinde bir otogarın lavabosunda sıvı el sabunuyla çocuk yıkamaya çalıştıklarını düşünmeye vakit bulamadan kendimi tuvalete attım ve kusmaya başladım. Öğürtülerimin arasında, kadınların su sesinin içinde kaybolan Arapça konuşmalarını ve çocuğun çığlıklarını duyuyordum. İçim dışıma çıkmıştı ama kendimi eskisinden de kötü hissediyordum. Başım dönüyor, dizlerim titriyor, gözlerim kararıyordu. Başımın dönmesi geçsin diye biraz bekledikten sonra dışarı çıktım ve kendimi bütün tuvaleti kaplamış sabunlu sulara basıp yerde buldum. Tutunmak için lavabonun mermerine uzanmış ancak elime takılan yumuşak bir şeyle beraber sol kolumun üstüne düşmüştüm. Kadınlar lavabodaki çocuğu bırakıp yanıma geldiler ve beni tutup ayağa kaldırdılar. Gömleğimin kolundaki düğmeye takılmış küçük çantayı o anda fark ettim. Lavabonun kenarında duran ve düşmeden can havliyle tutmaya çalıştığım şey buydu işte; üzerinde örümcek adam resmi olan mavi plastik bir sırt çantası. Üstüm başım sırımsıklamdı, kolum zonkluyordu ve başımın ağrısı şimdi daha beterdi. Elimde hala duran örümcek adam çantası, sinirim burnumda kadınlara: “Yerleri berbat etmişsiniz, burada çocuk yıkanır mı” diye avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. O sırada çocuğu farkettim, lavobonun içinde her tarafı sabun köpükleri içinde elini bana doğru uzatmış anlamadığım bir dilde mırıldanır gibi çantasını istiyordu. Sinirle çantasını verdim ve kendinden başka kimseyi düşünmeyenlerin kibriyle kendimi otobüsün içine attım. Yaklaşık on dakika sonra otobüs garajdan çıkarken onları yere gazete kağıdı sermiş, peynir, zeytin, ekmek ve coladan oluşan yemeklerini  yerken gördüm. Saçları hala ıslak olan çocuk üzerine çok büyük gelen giysilerin içinde kaybolmuş, örümcek adamlı çantasını sırtına asmış neşeyle yemek yiyordu. Otobüs, garajı arkada bırakıp köşeyi dönerken onlara son kez  baktım ve kadınlardan birinin çocuğun saçlarını bir mendille kurulamaya çalıştığını gördüm.

İstanbul’a döndükten yaklaşık bir hafta sonra internette gazeteleri okurken bir resim gördüm. Dalgalar Midilli açıklarında batan bir göçmen teknesinden kıyıya, kayıp hayatlardan parçalar taşımıştı. Upuzun kumsal boyunca yayılmış eşyaların içinde mavi bir şeyin parladığını gördüm. Sol kolum o zamandan beri ilk kez deli gibi zonklamaya başladı. Resmi büyüttüm ve dağılan renklerin içinde kırmızı tulumuyla örümcek adamı görür gibi oldum. Henüz bebek tombulluğunu kaybetmemiş köpükler içindeki küçük gövdeyi, bir otogardaki lavaboda sıvı el sabunuyla cocuk yıkamaya çalışan o umutlu kadınları ve bir yaz akşamına karışan hayallerini düşündüm.

Bu yazdan beri kalbim çok sızlıyor ve içi bir arı kovanı gibi hiç durmadan uğulduyor.

Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi, İletişim Yayınları.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s