TEFLON TAVADA BALIK

IMG_5177

Yakışıklı ve ünlü roman yazarı R. dağlara yaptığı üç günlük geziden döndüğü gün hiç tanımadığı bir kadından uzun bir mektup alır. Huzursuz, titrek bir el yazısı ile yazılmış bu on iki sayfalık mektup, “ Sana, beni asla tanımamış olan sana” diye başlar ve marazlı bir aşkın gizli kalmış bütün sırlarını büyük bir cömertlikle ortaya döker.

Adını bilmediğimiz kadının bir gün önce ölen oğlunun başında ve kendisi de ölmek üzereyken yazdığı bu satırlar, içindeki bütün acıya rağmen bir haykırıştan çok bir inilti gibidir. Henüz on üç yaşındayken karşı dairelerine taşınan R’ye uzaktan uzağa aşık olmuş ve bütün hayatını bu çocukluk kazasına kurban etmiştir. Başlarda yaptıkları bütün aşıklar gibi sevimlidir; Gizlice yazarın evinin kapı tokmağını öper, sigara izmaritlerini toplar, ayak seslerini dinler ve bütün aşıkların yaptığı gibi bu anılar koleksiyonundan kutsal bir sığınak yapar. Adını bilmediğimiz kadının R’ye duyduğu bu çocuksu sevda giderek dikenli, bulanık ve zehirli bir hal alır. Yıllar geçtikten ve genç bir kadın olduktan sonra R ile çeşitli zamanlarda karşılaşıp dört uzun gece geçirirler. R, bu gecelerin hiçbirinde kadına adını sormaz, onu hatırlamaz ve önemsediğine dair bir ipucu vermez.

R, hayata karşı takındığı tüm umursamazlığa rağmen İkizler burcunun dokunduğu bütün erkekler gibi nazik, uçarı, sevecen, entelektüel ve sevimlidir. Bu türden erkeklerin R, gibi farkına varmadan karıştıkları büyük kazanın sebebi ise bütün çekici yanlarına karşılık teflon tava gibi bir ruha sahip olmalarıdır. Bu cilalı, kaygan emaye ile kaplanmış ruhun üstünde ne bir acının ne de bir merhametin izi görülür. Hep ilk günkü gibi pırıl, pırıl parlayan bu ruha ancak uçucu sevinçler, gençlik ateşiyle parlamış hevesler bir kelebek nezaketiyle konar ve hiç iz bırakmadan uçup giderler. Aşkından ölen bir kadının, hele hele ağzından oltasını bile çıkarmadan tavada pişmek için sabırsızlanan bir balığın bu aydınlık coğrafyada işi yoktur. O, parlak tavada kömür olana kadar yansa da ne sesini duyan ne de çırpınışlarını fark eden olacaktır.

Stefan Zweig’in “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”nda anlattığı bir tür ruhsal intihar olan bu delilik haline psikolojide “patolojik aşk” denilse bile eskilerin “kara sevda” tanımını bu aşk haline daha çok yakıştırırım.

Antik tıp, insan vücudu da dahil olmak üzere bütün evrenin “anasır-ı erba’a” denilen hava, su, toprak ve ateşten oluştuğuna inanır ve bu dört unsurun dengeli birleşiminin, uyumu, sağlığı ve dengeli mizacı oluşturduğunu düşünürmüş. Evreni meydana getiren bu dört unsurun insan vücudundaki karşılıkları ise “ahlat-ı erbaa” denilen, kan, balgam, safra ve sevdadan oluşan dört ayrı sıvıya denk düşermiş. Herkesin kalbinde bulunan “süveyda” adlı noktadan salgılandığı kabul edilen ve renginin “kara” olduğu var sayılan  “sevda” sıvısının fazla salgılanması halinde kişinin bir çeşit delilik hali olan  “kara sevdaya tutulacağı” düşünülürmüş. Bir başkasının hayalinin peşinde her gün bir parça erimek ve giderek kendinden vazgeçmek olan bu ruh halini, aşkın diğer evcil ve iyimser hallerinden ayıran şey “Bilinmeyen bir kadın”ın başına geldiği gibi kurbanını azap içinde yanan bir enkaza çevirmesidir.

Aşk, ne kadar herkesin başına gelebilecek bir şeyse “Kara sevda” o kadar ender rastlanan bir kaza ve kaderdir.  Balık’lar yani kosmozun son halkasına doğup, karanlık dip akıntılarını herkesten daha çok sevenler bu kadere doğru kendiliğinden çekilir ve hemen hepsi son nefeslerini teflon bir tavada verirler .  Onların kapısına bir azrail öfkesiyle gelen aşk neden diğerlerinin kapısına bir bahar neşesi gibi gelir?

Bilinmeyen kadın, yazdığı uzun mektuptan anladığımız kadarıyla, etrafında bir hayran kitlesi yaratacak kadar güzel, kısa bir dönem hariç hiç çalışmadan yaşayacak kadar akıllı ve kurnazdır. Ancak mektubunda kendisini bu kara sevdaya karşı savunmasız bırakan koşullar ile ilgili küçük bir ipucu verir ve şöyle yazar:  “Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını  bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler.  Ötekiler, duygularını başkalarıyla gevezelikle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Oysa bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimsem yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsiz ve her şeyden habersizdim: kendimi, kaderime bir uçuruma atlarcasına teslim ettim…..”

Kocasının ölümünden sonra canlı cenaze gibi evin içinde ayaklarını sürüyerek dolaşan ve matemini bırakacak gücü bulamayan annesi bir kurban olarak “Bilinmeyen Kadın” için ilk rol modeli olur. Acılar içinde, güçsüz ve hayatına neşe katmak için geç kalmış bu kadın on üç yaşındaki kızının kenarında dolaştığı uçurumu göremez.  Çaresizliği, göz yaşları ve seçtiği kurban rolü öylesine başını dönmüştür ki kızının bir tavada pişmek için sabırsızlandığını anlamaz.

Zweig, 1922 yılında yazdığı bu uzun hikayede kurban rolünü seçen bir kadını kalbinin en gizli köşelerine kadar aydınlatır ve bize sanki ne olmamamız gerektiğini gösterir: Bir teflon tavaya tutulmanın sonu o tavada pişmektir, başkaları için lezzetli olabilirsiniz ama ne yazık ki öldüğünüz için bu iştahın bile farkında olamazsınız.

Stefan Zweig, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Çeviren: Ahmet Cemal, İş Bankası Yayınları. 


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s