UYKU

IMG_3580

En sevdiğim efsanelerden biri Kehf suresinde de şiirsel bir dille bahsedilen Yedi Uyurlar meselidir. İlk örneğine Hıristiyan kaynaklarında rastlanan hikayede Decius döneminde yaşayan yedi gencin kralın zulmünden kaçarak bir mağaraya sığındıkları ve orada yüzyıllarca uyudukları anlatılır.

İslam kaynaklarında isimleri Yemliha, Mislina, Mekselina, Mernuş, Debernuş, Kefeştatayuş ve Şazenuş’tur. Üç yüz yıl boyunca mağaradan içeri sızan güneşin bile uyandırmaktan çekindiği gençler ölüm kadar derin bir uykunun kucağındayken köpekleri Kıtmir de ayak uçlarında yatar. Bu asırlar süren kesintisiz uyku onları dünyanın tüm kirinden ve günahından korurken aynı zamanda da ilahi bir güçle donatır. Uyandıklarında artık uykuya yatmadan önceki insan değillerdir. Bedenleri uyumuş ama ruhları göksel bir haleyle taçlanmıştır.

Yunan Mitolojisi’nde gece tanrısı Nyks, uyku tanrısı Hypnoz’la ölüm tanrısı Thanatos’un annesidir. Uyku ve ölüm iyi anlaşan, birbirinin her sırrını bilen ikizler gibi birbirlerinden hiç ayrılmazlar ve Tartaros denilen yeraltının en derin köşesinde yaşarlar. Tartaros o kadar derin bir yerdedir ki yeryüzünden atılan tunç bir örsün merkezine ulaşması tam dokuz gün dokuz gece sürer. Belki de bu yüzden uyku hep küçük ölüm diye anılır ve iyi bir uykudan bahsederken mutlaka “derin” diye belirtilir.

Uyku, kardeşi ölüm gibi ilahi nefese bu denli yakın ve perili bir esinle doluyken uykusuzluk  tıpkı ölümsüzlük gibi bir tür lanetle çevrilidir. Çünkü içinde rüya yoktur.  Uykusuzluktan muzdarip olanları şıp diye nerede görseniz tanırsınız. Gözleri içlerine ateş düşmüş gibi tekinsiz kızıllıkla parlar ve rüyasız aldıkları her nefes çivi gibi ciğerlerine batar.

Yüzyıllık Yalnızlık’ ta o uğursuz uykusuzluk hastalığına ilk tutulan Rebeca olmuştu. Kızılderili kadın gecenin bir vakti uyandığında Rebeca’yı salıncaklı sandalyede parmağını emerken bulmuş ve başlarına ne geldiğini şıp diye anlayıvermişti. Rebeca’nın gözleri karanlıkta kedi gözü gibi tuhaf bir ışıkla parlıyordu ve ne yazık ki hastalık veba gibi er ya da geç bütün Macondo’yı pençesine alacaktı. Kadının düşündükleri gerçekleşip uykusuzluk bütün kasabaya yayıldığında Macondolılar önce telaşa kapılmadılar. Nasıl olsa yapılacak çok iş vardı. Güleç yüzle çalışmaya başladıktan neden sonra saatin sesini saymaya başladılar. Yorgun ya da bitkin değillerdi sadece düş görmeyi özlemişlerdi. Derken önce çocukluklarından kalma anılarını sonra bütün eşyaların ve bütün duyguların isimlerini unuttuklarını farkettiler.

Uykusuzluğu hayattan zaman çalmak olarak gören Murakami’nin kahramanı da ilk başlarda uykusuzluğunu sever. Kocası ve oğlu hiçbir sesin bölemeyeceği derin uykularındayken o ayaktadır. Ne kirpiklerinde ne ruhunda uykunun esamisi okunmadığı gibi yorgunluğun da zerresi yoktur. Bütün sorumluluklarından azâde havada salınan bir uçurtma kadar hafiftir.  Kocası ve oğlunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurguladığı, hayalgücünün hiç esmediği hayatında aniden bir seraba rastlamış gibi sevinçle sarılır uykusuzluğuna. Her ânını aile kurumunun ihtiyaçlarına göre kurguladığı hayatında sakil duracağını düşündüğü için uzaklaştığı tutkularına döner. Herkesin uyuduğu saatlerde o çukulata yiyerek Anna Karenina okur.

Murakami, mutsuz ve rüyasız kahramanına daha uykusuzluğunun ilk gecesinde okumak için Anna Karenina’yı seçtirerek sanki yaklaşan bir uğursuzluğa işaret eder. Kadın, romanı aslında öğrencilik yıllarında okumuş ama niyeyse aklında sadece           “ Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” cümlesi kalmıştır. Oysa şimdi uykusuzluğu onuncu gününe yaklaşırken kitabın mutsuzluğa çıkan her köşesinde Anna Karenina ile beraber durur ve öylece hızla yaklaşan treni seyreder. Uykusuz kaldığı her gecenin sabahında tren biraz daha yaklaşırken eski hayatı biraz daha uzaklaşır.

Anna Karenina 1876 yılının Mayıs’ında güneşli bir pazar günü Obiralovka istasyonunda kendini bir yük katarının altına atar. Uyurken seyretmeye doyamadığı Vronskisini ancak böyle terkedebileceğini düşünür. Murakami’nin adını bilmediğimiz kahramanının ise ne yazık ki uğruna ölmek isteyeceği bir aşkı yoktur. Bu yüzden günün birinde öldüğünde hem  Anna’dan daha mutsuz hem de düş görmeyi tamamen unutmuş olarak ölecektir.

Herkesin mutsuzluluğunun kendine has olduğunu Tolstoy’dan öğrenmiş biri olarak Murakami’nin kahramanını teselliye yeltenmezdim ama uykusuzluğu için küçük bir ip ucu verebilirdim: Uykusuzluk ruhunda yuva yapmadan hemen önce daha ilk gece yedi uyurların güzel adlarını küçük bir kağıda yazıp yastığının altına koysaydı hiç rüyasız kalmayacaktı. Belki o zaman tren Obiralovka istasyonunda ebediyen kalır ve hızla altına alacak bir hayat daha aramazdı.

Renkli rüyalar…

“Uyku”, Haruki Murakami, Çeviri; Hüseyin Can Erkin, Doğan Kitap.

“Yüzyıllık Yalnızlık”, Gabriel Garcia Marquez, Çeviri; Seçkin Selvi, Can Yayınları.

“Anna Karenina”, Lev Tolstoy, Çeviri; Ergin Altay, İletişim Yayınları.

 

 

 

 


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s