KEFARET

IMG_3714“Kimlik öyle bir varsayımdır ki ayakta tutulabilmesi için sonsuz sorumluluklar ve sonsuz borçlar üretilmesi gerekir”*

Yaklaşık on senedir sokağın caddeyle birleştiği köşede el arabasıyla kitap satar. Az konuşan, gözleri hep uykulu gibi bakan bir adamdır. Yüzünde kederden mi alaydan mı olduğunu hiçbir zaman kestiremediğim ince bir gülüş çakılıdır. Bizim mahalleye ne zaman geldiğini tam olarak hatırlayamasam da alış verişimiz o ilk zamanlardan bu yana kesintisiz sürdüğüne ikimiz de mutabıkızdır. Akşamüstleri uğradığım kafeye giderken uzaktan görüp başıyla küçük bir işaret yapar. Bu, yeni kitapların geldiğine tezgahın önünden sadece selam verip geçmemem gerektiğine dair bir işarettir. O zaman vaktim varsa durup yeni gelmiş olanlara bakar, içlerinde okumadıklarım ya da o için ilgimi çekenler olursa durup inceler, genelde de dört beş kitabı yüklenip kafeye öyle giderim. Bu geçen zaman içinde birbirimizin adlarını merak edip sormamamız bir yana o anlık konuşmalar dışında havadan sudan bile laf etmişliğimiz yoktur. Ama benim için bir adı vardır! Niye olduğunu bilmeden ondan hep İsmail diye bahsederim. Yeti’ye bahsederken mesela “ Bak bu kitabı arıyordum ya İsmail’in tezgahında bugün buldum” derim.

Tezgahında ince, kalın, büyük boy, ciltli vs farketmeksizin bütün kitaplar 5 tldir. İsmail’in cana yakın, konuşmaya meraklı bir insan olmadığını bildiğimden pazarlık mevzularını içeren gereksiz konuşmaşlardan da haz etmediğini düşünürüm. Bu yüzden on yıl boyunca bir kez bile indirim talep etmediğim gibi İsmail’in de bu jeste biraz olsun yaklaştığını hissettiğim bir ana da denk gelmişliğim yoktur. Zaman zaman evdeki hiçbir yana sığdıramadığım kitaplardan sıkıldığımda o anki ruh halime göre artık okumak istemeyeceğim bazı romanları poşete doldurur ismail’e götürürüm ve karşılığında da verdiğim kitap sayısı kadar kitap alırım. İsmail’den para ödemeden aldığım kitaplar işte sadece bu değiş tokuşlardan payıma düşenlerdir. Dün de yolun köşesini döndüğümde İsmail’in yeni kitaplar geldiğini ima eden baş hareketiyle karşılaştım ve sevinçle tezgaha yaklaştım. Pardayanların bende eksik olan bir cildi ile Milliyet Yayınları’nın küçük boy mavi çocuk kitaplarını görünce havalara uçtum. Kitapları seçip yirmi lirayı uzatırken İsmail, tezgahın içinden rastgele bir kitap seçip “bu da bu seferlik benden olsun” diye uzattı. Yüzünde sadece bonkör insanlarda görülen o geniş huzurdan vardı. On senenin sonunda nihayet İsmail’in bir esnaf jestine nail olmuştum…

Kitap uzun yıllar önce okuduğum ve İsmail’e poşetle götürüp yerine başkalarını aldığım kitaplardan biriydi. Emanulle Carre’nin “Rakip” isimli bu güzel kitabını uzun yıllar önce okumuş sonra geçen kış, kitap gerçek bir hayat hikayesine dayandığı ve fazla karanlık yaydığı için İsmail’e vermiştim. Kitabı ikinci sayfasına tükenmezi bitmek üzere olan bir kalemle yazmaya çalıştığım silik tarihten tanımıştım. Anlaşılan o ki o zamandan beri kitabı merak edip okumak isteyen tek bir kişi dahi çıkmamıştı.

Şüphesiz İsmail, kendi tezgahından geçen yüzlerce kitap içinden bana hediye etmek istediği kitabın benim kitabın olduğundan habersizdi. Ve zaten İsmail  hiç kitap okumadığından kitaplara ilişkin yazar adı, kitap adı, yayın evi adı vs bilmediği gibi kapak rengi, kalınlığı gibi şekil hafızası da yoktu. İsmail için kitaplar sadece tezgaha yeni gelenler ve eskiler olmak üzere iki kategorideydi. Dolayısıyla bana hediye etmek için benim eski kitabım olan “Rakip” i seçmesi o anda kendini “Herakles’in işlerini” okumaya vermiş bana tesadüfün yaptığı tuhaf bir şakaydı.

Kitabı dün akşam ikinci kez “Herakles’in işlerini” okumaya ara vererek ve gene içim daralarak okudum. Jean Claude Romand kimsenin anlayamadığı şekilde doktor olduğuna dair bir yalanın üzerine kurduğu hayatını çok trajik bir şekilde bir azap haline sokmuştu. 9 Ocak 1993’de Fransa’da önce karısını ve çocuklarını daha sonra ise köpekleriyle beraber anne ve babasını öldürmüştü. Sakin başladığı bir günü çok sevdiğini söylediği köpeği de dahil altı cana kıyarak tamamlamış ve sonra tarihi geçmiş ilaçları içerek yalancı bir intihara kalkışmıştı.

Bütün bu katliamı yapmasına sebep olarak gösterdiği şey ise bunca yıl (yaklaşık yirmi yıl) onu başarılı bir doktor sanan ailesinin yalanı ortaya çıkması halinde ona yönelecek bakışlarına katlanamayacağıydı. Tıp fakültesini sadece ikinci sınıfa kadar okumuş sonra niye olduğunu tam anlatamadığı bir nedenle sınavlara girmemişti. Okulu aslında ikinci yılında bırakmasına rağmen bütün derslere girmiş, notlarını tutmuş, arkadaşlarıyla ders çalışmış ve herkesi okulu bitirdiğine ikna etmişti. Bunu niye yaptığına niye doktor olmayı bu kadar önemsediği halde okula dilekçe vererek sınavlara tekrar girmediğine dair net bir açıklaması yoktu. Sınavlara girmediği o koca yazı bir böcek gibi kıvrıldığı apartman dairesinde konserve fasulye yiyerek ve uyuyarak geçirmişti. Niye böyle yaptığına dair içsel bir sorgulama yapacak kadar bile işlediği cinayetlerle ilgili sorumluluk bağı kuramıyordu. Öyle olmuştu işte! Hepsi bu kadardı.

Bütün duruşmalarında “kurduğum hayat kurgu da olsa aileme hissettiğim duygular tamamıyle gerçekti, onları çok sevdiğime dair hiçbir şüpheniz olmasın” dedi. Görünüşe bakılırsa kimsenin onun yüzünden hayal kırıklığına uğramasını görmek istemeyecek kadar kırılgandı. Çocukluğundan bahsederken ailesinde fiziksel acıların kolay telaffuz edilmesine rağmen ruhsal acıları dile getirmenin ayıp sayıldığından sıklıkla bahsetti. Her zaman sağlıksız ve mızmız olan, hayattan hiç keyif almayan, ailesi dışında bütün hayata kapalı olan annesininin kendi yüzünden üzülmesi en büyük korkusu olmuştu. Zaten neşesiz olan ve hastalığının ruhsal mı bedensel mi olduğu hiçbir zaman anlaşılmamış olan annesini hayal kırıklığına uğratmamak için bütün çocukluğu ve gençliği boyunca didinmişti.

Hafızasında çocukluğunda üzgün olduğu bir ana ait görüntü yoktu. Ama bu gerçekten üzgün, umutsuz ve kederli olmadığı anlamına gelmiyordu. Sadece olumsuz olarak kaydettiği ruh hallerini gizlemek konusunda ustalaşmıştı. Tüm köyün, yakınlarının ve ailesinin gözünde sakin, huzurlu, çok başarılı, ailesini hiç üzmeyen ve hatta hep gurur kaynağı olmuş bir çocuktu. Bu profile bir ömür boyu sahip çıktı. Katlettiği ailesinin kefaretine ise hiç! Bütün duruşmalarında cinayetlerini yaptığı bir şey olarak değil de başına gelmiş bir trajedi olarak algıladığına dair bir tutum sergiledi. Esrarengiz güçler tarafından kurgulanan bir oyunun içinde hasbelkader yer almıştı ve belki de Tanrı çok acı çeken ruhunun yanındaydı!

Romand’ın trajik hikayesiyle yeniden ve bu sefer Herakles’i okurken temas kurmam kafamda ikisini birbirlerinin gölgeleri olarak görmeme yol açtı. Her ikisi de hem Romand hem de mitolojik kahramanımız Herakles aynı korkunç yolu yürümüşlerdi. Herakles de tıpkı Ramond gibi bütün ailesini katletmişti. Çok sevdiği karısını ve çocuklarını bir cinnet anında öldürdükten sonra pişmanlık içinde kıvranması ve kefaretini ödemek için elinden gelen her şeyi yapması ise Ramond ile aralarındaki tek farktı. Herakles’in kıydığı hayatların acılarını taşıyacak cesareti varken Romand’ da bunun zerresi yoktu. Romand “başına gelmiş bu trajedi!” sonrasında gevşek gövdesinin parmaklıklar arasında olmasını kefaret için yeterli bulurken Herakles içindeki bütün canavarlarla tek yüzleşecek hiçbir fırsatı kaçırmayacaktı.

Cinayetlerin hemen ardından Apollon kahinleri aracılıyla yapması gereken zor görevlerin talimatlarını almış ve ölene dek bu kefaretin kölesi kalmıştı. Mitolojide “Herakles’in İşleri” olarak geçen ve hiç kimsenin altından kalkamayacağı düşünülen bu işler sonunda onu kahraman yapsa da asıl arzusu günahlarından arınmış saf bir beden olarak ölebilmekti.

Cinayetlerinin ardından azapsız bir ruha ancak ödevlerini yaptıktan sonra kavuşabileceği söylenen Herakles’e on iki yıl sürecek on iki görev verilir. Nemea aslanını, Lerna ejderi’ni, Erymanthos domuzunu, Kyreneia geyiğini, Girit boğasını, Stymphelos kuşlarını öldürmesi, ahırları temizlemesi, sürüleri getirmesi istenir. Sembolik olarak hepsi içindeki bir gölgeye karşılık gelen bu işleri yaparken Herakles her seferinde egosunu mesken tutan zehirlerden bir parça arınır. Aslında her hayvan içinde cinayetleri işlenemesine neden olan vahşi karanlıktan doğmuştur. Her ölümde boşboğazlığını, öfkesini, kibrini, kıskançlığını, hırsını bir kenara bırakır. On iki yılın sonunda Lydia kraliçesine köle olarak satıldığında safralarının büyük kısmından kurtulduğu için kraliçenin onu kadın kılığına sokup yün eğirttirmesine dahi kızmaz ve bundan hiç utanç duymaz. İçindeki uysal, sevecen ve sakin duran bu yanıyla tanıştığına memnun olmuştur sanki.

Herakles’in hikayesi ölümüne dek çeşitli maceralar ve talihsizlikler içinde sürse de günahlarının bütün yükünü taşıyan, hayatın verdiği hiçbir ödevden kaçmayan bir kahraman olarak tanrılar tarafından gökyüzüne yerleştirilmesiyle mutlu sonla biter. Gökyüzüne bir takımyıldız olarak yerleştirilmek ve orada sonsuza kadar parlayacak olmak sembolik olarak ruhunun bütün sınavlardan geçtiğinin işaretidir.Kefaretini ödemiş, kaderini kabul etmiş ve günahlarına sahip çıkmıştır.

Herakles ve Romand benzer trajiden geçen ruhlarının selameti için farklı yönleri deneyen iki bahtsızdı. Herakles günahlarına sahip çıkıp bedelini ödemeyi seçerken Romand kendiyle ilgili hayal kırığlı ile dahi yüzleşmeye cesaret edemedi. O başarılı bir doktor olma hayali kuran ve sevdiklerini sadece böyle mutlu edebileceğine inanan bir hayalperestti sadece. Hikayesinin ancak bu kadarlık kısmına sahip çıkabildi; Ailesinin mutluluğu için yalan söylemek zorunda kalmış hayali bir kimliğe tutunmuş bir yalancı!.

Ruhunun Herakles gibi huzur bulması ve bir takım yıldız gibi bahtiyarlıkla sonsuzlukta dönmesi için gereken günahlarını taşıma cesaretini ise hiç göstermedi. Yaptığı katliam kaderin ona hazırladığı kötü bir oyundu ve o maalesef hasbelkader bu oyunun içine düşmüştü! Kimliğinin herkes tarafından görünen yüzüne; Başarılı bir doktor, iyi bir aile babası, gurur duyulacak bir evlat olma haline işlediği cinayetlerden daha fazla sahip çıktı. 18 yaşından beri türlü türlü yalanlarla inşa ettiği bu kimlik hayal kırıklıkları ile parçalanıp insafsızca dağıtılamayacak kadar kıymetliydi.

İsmail’in bana hediye ettiği kitabı dün gece bir solukta tekrar okuyup kaderinin Herakles’le kesişen yanlarını yazdıktan sonra kitabı bir daha okumayı düşünmediğim altı kitapla beraber bugün İsmail’e geri verdim. Götürdüğüm kitaplara karşılık dün gözüme kestirdiğim varlık yayınlarının klasiklerini alırken Rakip’i “ bu da benden olsun diye” uzattım. Tahmin ettiğim gibi kitabı hatırlamayan İsmail bu hediyeye çok sevindi. İçine Herakles’in başına gelenleri yazdığım bir notla tezgahta bekleyen kitap bakalım bu sefer hangi günahları tartacak ve hangi kefaretleri ödetecek.

* ; Ulus Baker “Kimliği Yıkıp Parçalamak” adlı makalesinden

Heraklesin İşleri ile ilgili geniş bilgi için bkz;

Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi.
Şefik Can, Klasik Yunan Mitolojisi, İnkilâp Yayınları.

Jean Claude Romand’ın hikayesi için bkz;
“Rakip”, Emmanuel Carrere, Çeviri: Gönül Akgerman, Doğan Kitap.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s