NETOÇKA

IMG_3741

Hiç ummadığınız bir anda çok eski bir arkadaşınızın çıkıp gelivermesi gibiydi Netoçka’yı yeniden görmek. Bu, kederini yabani bir hayvan gibi sahiplenen kızla ilk tanışmamızın üzerinden o kadar uzun yıllar geçmişti ki onu neredeyse unutmuşum. Neredeyse diyorum çünkü Netoçka öyle hepten unutulacak üzerine kalın bir çizgi çekilecek insanlardan değildi. Bir kere kimselerde kolayına rastlanmayacak perili bir ruh vardı onda. Size baktı mı içinizde ne var ne yok şıp diye anlardı mesela. Kaçamazdınız. Misal; Küçük Prens’in yaptığı gibi üzgün olmaktan utanıp da “yorgunum” derseniz hemen yüzünüze vururdu. Duygulardaki bu ince ayarı o küf kokulu tavan arasında kendi kendine öğrenmişti. Aslında ilk öğrendiği kendi içine bakmaktı. Öylece durup kendi uçurumunu sakin sakin seyretmiş sonra o uçurumdan kanat yapmayı öğrenmişti. Hayır! hiç Nietzsche okumamıştı zaten okusa da anlayacak yaşta değildi. Sadece küçük, yoksul, açlığa alışmış, önce yetim sonra hem öksüz hem yetim kalmış bir kız çocuğuydu. Onu benim için bu kadar önemli yapan ve yıllar sonra yeniden karşılaştığımızda içimi mutlulukla dolduran şey de kaderinin ipine sıkı sıkıya tutunmasıydı. Ama önce son karşılaşmamızı anlatmak isterim.

İzmir Otogarı’na otobüsümün kalkmasından iki buçuk saat önce gelmiştim. Niyetim yapışkan sıcağın az ulaştığı gölge bulup soğuk bir şeyler içerek tabletten kitap okumaktı. Çoktandır evden uzun ayrılışlarımda yanıma kitap almıyor, tabletteki kütüphanemle geziyordum. Böylesi hem birden fazla kitap taşımanın ağırlığından kurtarıyor hem de tatile giderken yanıma hangi kitabı alayım sorusunu en başından eliyordu. Yanımda yüzlerce kitapla gezmenin konforuna alışmıştım. Ancak hesap etmediğim şey konfor alanlarının her zaman kırılgan bir zarla çevrili olduğuydu. Otogarda akşamüstüne rağmen sıcağını kaybetmemiş güneşin altında yaşadığım duygu tam da buydu işte; Akşam fişe taktığımdan emin olduğum tabletin şarjı kırmızıdaydı, ibresi beşi gösteriyordu. Güvenlikli konfor alanım şarj kablosu tarafından tuz buz edilmişti. Yeniden oluşturmam için bir kitap şarttı.  Çaresiz, ayaklarımı sürüye sürüye otogarın tek kitapçısına yöneldim. Babası esnafla bayramlaşmaya gitmiş küçük çocuk kitapçıda tek başınaydı ve bana kitap satmak gibi bir derdi asla yoktu. Hatta şu an için tek derdi bilgisayarda oyun oynarken çat kapı içeri giren ve kitap almak gibi garip bir ısrarı olan bu kadını bir an evvel sepetlemekti. Görünüşe bakılırsa her şey aleyhime işliyordu. Kasada üstünü verecek kadar bile para yoktu, zaten sorduğum kitaplar hiç yoktu ve babası iki saatten önce gelemezdi, hatta üç! Cebimdeki tek bozuk para bütün yirmi liraydı. Eğer kitap almakta ısrarlıysam etiketlerine bakıp tam yirmi lira olan kitabı bulmam gerekiyordu. Ben de dediğini yaptım. Köşede yerde duran üzeri tozlu kitap yığının içinden sırtı bordo rengi bir kitap seçtim. Etiketinde on sekiz lira yazıyordu. Tozunu tişörtümün üzerine sildim ve üstü kalsın diyerek çıktım. Kucağımda eski bir dostum vardı artık ; Netoçka Nezvanova!

Netoçka, acıklı bir Kemalettin Tuğcu hikayesi gibi başlar ama bütün Dostoyevski romanlarında olduğu gibi varoluşun bütün koordinatlarını ters yüz ederek biter. Bir apartmanın en üst katında yaşayan Netoçka babasını küçük yaşta kaybetmiş, annesinin o bir yaşında iken evlendiği başarısız kemancı Yefimov’u ise babası kabul etmiştir. Annesi hasta, babalığı para kazanamayacak kadar avâredir. Fare kovuğu kadar dar bir aralıktan hem sokağı hem de bütün ruhları seyreder. Acılar ve kayıp giden umutlar konusunda uzmandır. En büyük özelliği ise kendi kederine vahşi hayvan muamelesi yapmasıdır. Önce bütün yırtıcılara yapıldığı gibi kederini eğitmiş sonra da dişlerinin arasında ezilmemek için onu ruhundan parçalarla beslemiştir.

Netoçka’nın kederle, sefaletle, çaresizlikle kurduğu ilişki hem çok yakın hem de herkesin anlayamayacağı kadar mesafelidir. Mesela annesi birazcık şefkatle yaklaşsa, başını okşayıp koynuna alsa sırf kendi hıçkırıklarında boğulmamak için annesine terslenir. Çünkü merhametle yaptığı her temas yarasını kanatır. Soyulmuş, içinden geçen bütün telleri çıplak bırakılmış bir elektrik kablosu gibidir Netoçka. Sırf bu yüzden ulu orta ağlamaz, ağlayamaz. Çıplak tellerinden geçen acı boğazında birikir, demir bir yumruk gibi gırtlağına çöker ve bir sıtma nöbeti gibi onu esir alır. Böyle durumlarda Netoçka’nın oradan kaçıp kurtulmaktan başka çaresi kalmaz.

Kedere, acıya, merhamete ve sevgiye olan bu tehlikeli kıyısıyla Netoçka, Dostoyevski’nin en kırılgan karakterlerinden biridir. Zweig’in deyişiyle “ kendi kaderini yönetme gücünü kadere bırakmış” Dostoyevski, Netoçka’ya da kendine benzer bir kader biçmiştir. Bütün kahramanları gibi Netoçka da mutsuzluğuna sıkı sıkıya bağlıdır. Aslında korktuğu şey tam mutluluğa yaklaşırken birinin mutluluğu sırf eğlence olsun diye ondan biraz uzağa bırakmasıdır. Böyle durumlarda mutluluğu çok istediği belli olmasın diye Netoçka ona sırtını döner ve onu bu kadar çok istediği için ölesiye utanır. Ruhu, bütün diğer Dostoyevski kahramanları gibi bu arzular kaosunun içinde kasvetle çırpınır.

Netoçka’yı unutulmaz yapan da budur işte. Kasvetin içinde kanatlarını ne kadar açacağını, nerede ağlayıp, nerede susacağını bilir ve neşeyi olduğu kadar kederi de kokusundan tanır. Raskolnikov’u, Zosima’yı, Mişkin’i nasıl unutamazsanız Netoçka’yı da kolayına unutamazsınız. Çünkü “acı çeken insana duyduğumuz her merhamet onu kardeşimiz haline getirir. Dostoyevski’nin kahramanları yalnızca iç varlığını, insanda kardeş olan tarafı gördükleri için nefret ya da kin bilmezler. Onlar sadece alçakgönüllülüklerinden, birbirlerine duydukları sevgiden utanırlar. Ama ne yazıktır ki bunun insanlığın en korkunç kuvveti olduğunu bilmezler.”*

Netoçka Nezvanova, Dostoyevski’nin Sibirya sürgününden önce başladığı ilk roman denemesi. Kitapla ilgili kardeşine yazdığı mektupta “ itiraf biçiminde büyük bir roman” yazdığını söyleyen Dostoyevski, sürgünden sonra bir daha aynı romana geri dönmez. Netoçka öylece erken kesilmiş bir nefes gibi yarım kalır. Üzerinde fazla çalışılmamış dolayısıyla kaderinin ipi zamana salınmış bir hikaye bırakır bize. Bana Netoçka’yı sevdiren de budur işte; avutulacak zamanı hiçbir zaman gelmeyecek ham bir acı olarak öylece durması.

Acısına aşina olduğumuz herkesin kardeşimiz olduğunu yeniden hatırlattığı için Netoçka’yı bir kez daha bağrıma bastım. Salonu güneşle yıkanan bir evde annemlerin kütüphanesinde İlk kez karşılaşmamızın üzerinden geçen yıllar kederinden bir şey eksiltmemişti. İnsanlığın korkunç kuvvetini hala aynı güçlü cesaret ve kırık bir umutla taşıyordu.

Ona her baktığımda acılarına başımızı çevirdiğimiz hayatları hatırlayacağım. Açlıkla eriyen bedenleri, öfkeleri susturulanları ve zamanından önce kesilen nefesleri. Çünkü hatırlamak da acıya dahildir.

* Stefan Zweig

Netoçka Nezvanova, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Çeviren: Ergin Altay, İletişim Yayınları.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s