KALP

IMG_5557

Bazı kalplerin hikayesi tıpkı içlerinde çırpınan denizin rengine benzer. Damarlarında akan nehirlerin rengi ne olursa olsun suları, içine kan karışmış bir maviye çalar. Böyle kalpler içinde yuvalanan hayaletler, gölgeler ve canavarlar için bir tür yuvadır; ıslak, yosunlu, karanlık ve sis altındatır. Yaratıcısından şefkat dilenen, bir iblis gibi değil de Tanrının yarattığı Adem gibi sevilmeyi isteyen canavarın doğumu için de bundan âlâsını bulmak zordur. Mary’nin kalbi de bol hayaletli, puslu ve bu yüzden içinde kederin izini hemen bulamayacağınız türdendir.

Mary Shelley, 30 Ağustos 1797’de Londra’da doğar. Annesi Mary Wollstonecraft ünlü bir kadın hakları savunucusu babası ise yazar William Gonwin’dir. Mary, dünyaca ünlü romanı Frankenstein’i yazmaya başladığında 18, bitirdiğinde ise sadece yirmi yaşındadır. O gencecik yaşında bile kalbinde dört hayalet yuvalanmıştır. İlki onu doğurduktan on gün sonra lohusa hummasından ölen annesine, ikincisi, aşık olup birlikte yaşamaya başladığı Percy Shelley’in, intiharı seçen karısına ve karnındaki çocuğuna, dördüncüsü ise gene yakışıklı Percy’e olan karşılıksız aşkından intihar eden Mary’nin üvey kızkardeşine… Bu dört ölü kâh beraber kâh ayrı ayrı Mary ve Percy’in kalplerindeki oyuklarda, fundalıklarda gezerler. Ancak ne Mary ne de Percy bu davetsiz misafirleri farkederler. Her ikisi de birbirlerinde aradığını bulmuş, hayatın onalara vereceklerini almaya iştahlı ve kimseyi görmeyecek kadar aşıktırlar.

Arkalarında bıraktıkları sonlanmış hayatların küskünlüğünü umursamazlar. Edinburg’a kaçarlar ve evlenirler. Her ikisi de çok iyi eğitim almış, genç yaşlarına rağmen yazdıklarıyla entelektüel çevrelerde tanınmaya başlamış, gelecekten alacakları olduklarını düşünen aşıklardır. Özellikle Percy Bysshe Shelley, bakışlarında yerleşmiş romantikliğin aksine anarşist bir ruha ve o ateşli ruhu yaya bırakmayacak bir inata sahiptir. O tarihlerde bir sapkınlık olarak nitelenen ateizmi seçtiği ve “Ateizmin Gerekliliği” adında çok ses getiren bir makale yayınladığı için Oxford’dan atılmıştır. Din ve Tanrı kavramı konularında “Eğer Tanrı konuştuysa niye herkes ikna olmadı” ya da “Bir tasarımcı sonucu çıkarmadan önce tasarımını kanıtlamalıdır” diyecek kadar aykırıdır. Oxford’an kovulmasının hemen ardından babası tarafından da sapkın bulunan fikirleri yüzünden reddedilir.

IMG_5552

İlk karısı Fanny ile tanışması bu reddedilmiş, kovulmuş, ayıplanmış meczup zamanlarına rastlar. Percy’nin Fanny’e olan duyguları sonradan yaşananlara bakılırsa bir sığınağa yanaşma ihtiyacına denk düşer.. Oysa Fanny, Percy’i ardından kendini karnında çocuğu ile bir göle atacak kadar sevmiştir.  Percy’de aşk denen o uğultulu fırtınayı yaratan doğumuyla annesinin ölümüne sebep olmuş, masumiyetinde dahi küçük bir canavarı ağırlamış olan Mary olacaktır.

İlk tanıştıklarında Mary henüz on sekiz yaşındadır ve sonradan tüm dünyanın hafızasına kazınacak bir canavarı doğurmak üzeredir. Beraberlikleri gölde, soğuktan çok hayal kırıklığından ölmüş bir kadının hayaletine rağmen devam eder. Ardından daha tuhaf, trajedi jeneriğinin müziğini daha ritmik çaldıracak bir ölüm daha olur. Mary’nin üvey kardeşi Harriet de Percy’e olan aşkından intihar eder.

Bu birbiri ardına gelen ölümler Mary’nin, hayalperest, taşkın, cesur ve tutkulu kişiliğini görünürde etkilemez gözükse de, usul usul kalbinde bir canavar yaratacak meskun mahali hazırlar. Mary’nin aklına canavarla ilgili ilk fikir, fırtınalı bir kış gecesi Genova yakınlarındaki bir dağ evinde gelir. Mary ve Percy; iki sevgili, Fanny’nin intiharından hemen sonra arkadaşları ünlü şair Byron’un daveti üzerine bir dağ evine tatile giderler. Fırtınanın karlı ağaçları parçalayıp attığı bir gece, dağ evindeki arkadaşlar içlerindeki en korkunç öyküyü kimin yazacağına dair bir yarışma başlatırlar. Dağ evinin tekinsizliğine ve peşinden sürüklediği uğursuzluğa uygun olarak yarışmayı kazanan Mary olur. Öyküsü, sonraki iki sene içinde tamamlayacağı Frankenstein romanının şablonunu içerir. Konusu, ceset parçalarından yaratılan ve sonra yaratıcısının kontrolünden çıkan bir iblisin intikamı üzerinedir. Bu iblis daha sonra Mary’nin ruhunda uyurgezer gibi dolaşan hayaletler sayesinde etlenip kanlanacak ve intikam alamayı bekleyen bir gölge olacaktır.

Frankenstein, sanıldığının aksine romandaki iblisin değil onu yaratan doktorun adı olmasına rağmen, çok uzun yıllar kollektif bellekte canavarın adı olarak çakılı kalır. Cinnetli bir gölgenin sahibinden ayrı düşünülemeyeceği gibi iblis de onu yaratan doktorun bir parçası olmuş, ruhunun en mutena yerine yerleşmiştir. İğrenç, korkutucu, geçmişsiz, geleceksiz ve yalnızdır. Doktor Frankenstein’den yani yaratıcısından tek istediği onu sevecek, onunla uyuyacak ve onun çirkinliğinden korkmayacak bir eştir. Çünkü, ceset parçalarından yapılmış olsa da her varolan gibi tek istediği sevilmektir.. Ama doktor Frankenstein, kendi yarattığı canavardan, onun ısrarlı merhamet ve sevgi talebinden o kadar korkmuştur ki yapabilecek olmasına rağmen canavara onu sevecek bir eş yaratmayacak, sevgiyi sadece kendine lâyık görecektir. Canavar da bütün küskün ve sevgisiz kalmış hayaletler gibi intikam isteyen bir iblise dönüşecek ve Frankenstein’in bütün sevdiklerini tek tek elinden alacaktır.

Mary ile Percy’nin hayatları da doktor Frankenstein’in hayatının paraleli gibi gelişir. Arkalarında bıraktıkları küskün hayaletlerin acısını idrak ettikleri yer ilk çocuklarının doğduktan kısa bir sonra ölümü olur. Bu ölümü başkaları da takip edecek, gölde karnında çocuğu ile donan Fanny’nin kederi şeytan uçurtması gibi onları takip edecektir. Peşpeşe doğan iki oğlun biri üç yaşında sıtmadan diğeri ise soğuk algınlığından ölür. Bu acıları unutturacak olan 1819 yılında doğacak ve kocasıyla aynı adı taşıyacak olan Percy isimli oğlu olacaktır.

Onu yeniden hayata bağlayan bu sevinç de ne yazık ki  sadece üç yıl sürer ve Frankenstein’i doğurmasına sebep olan biricik aşkı, kocası Percy, İtalya’da Specia körfezinde boğulur. Bu son ölüm adete yarattığı iblisin aldığı son intikamdır.  Percy’nin şişerek kıyıya vuran cesedi yakılır. Fakat bütün ölümlere rağmen Percy’nin Mary’e ayırdığı kalbi ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü yanmaz. Sanki içinde yuvalanan hayaletler yanmasına izin vermemiştir. Cenaze töreninin sonunda Percy’nin kalbi, Mary’e; sevgi dilenen iblisin yazarına verilir. Elinde maviye çalan bir kalple yalnız kalan Mary, kocasının kalbini oğlunun mezarına gömer ve mezar taşına “ cor cordium”; kalplerin kalbi yazdırır.

Tıpkı doktor Frankenstein gibi Mary de ardında bıraktığı kederlere, kendini takip eden gölgelere sırtını dönerek bir bakıma sevdiklerinin ölümünü hazırlar ve elli üç yaşında beyin tümöründen ölür. Geride bıraktığı sevgi dilenen ve yalnız kalmaktan korkan iblis ise kendi hayaletleri gibi hâlâ hayattadır.

Bazı kalplerin hikayesi tıpkı içlerinde çırpınan denizin rengine benzer. Damarlarında akan nehirlerin rengi ne olursa olsun suları içine kan karışmış bir maviyle akar. Böyle kalpler içinde yuvalanan hayaletler, gölgeler ve canavarlar için bir tür yuvadır; ıslak, yosunlu, karanlık ve sis altındatır.

Oysa kalp bedenin ocağıdır, hayaletlerin yuvası olmaması ve ateşinin hiç sönmemesi için kuru tutulması şarttır.

“Frankenstein”, Mary Shelley, Çeviren: Serpil Çağlayan, İletişim Yayınları.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s