ORMANDAKİ ŞEY*

IMG_6268

Önce küçük top çamın sivri yapraklı dallarını, ardından da iki büyük dut ağacınının neşeyle titreşen yapraklarını yalayıp gelen bir güneş var.. Evin doğu köşesinin baktığı eski bahçe, baharın ilk aylarından başlayıp yazın kavurucu sıcaklarına kadar süren bir hafiflik, neşeli bir telaş ve dutlara dadanmış serçelerin iştahlı cıvıltılarıyla şenlenir. Tıpkı şehrin içinde unutulmuş, adı hiç konmamış küçük bir ormana benzer..

Belki içimdeki ormanın zayıf bir aksi, karşılaşmaktan korkmayacağım evcil bir yansıması olduğu için ürpermeden her ayrıntısını seyreder, uçucu neşesinden kendime paylar alırım.. Bu pırıltılı, cıvıltılı paylara hemen her zaman da bir kitap eşlik eder.. Sanki kendi hayatımla beraber sayfalardan aşina olduğum hayatları da bu perili esintiyle buluşturmak, o incecik sevinçle yıkamak isterim..

Bir köşesi evcil ormanıma doğru uzanmış balkonda oturup yaprakların arasından kaçan güneşin ellerimde, kitabın sayfalarında ve kedilerimin şeffaf bıyıklarında bıraktığı altın tozlarını seyrediyorum.

Tatilden döndüğümden beri elimde A.S. Byaat’ın “Küçük Kara Hikayeler Kitabı” var.. Bir yaz günü henüz esintisini ve merhametini kaybetmemiş güneşin altında kitaptaki ormanda yürüyorum.. Kâh eski bahçenin evcil orman aksinde, kah hikayedeki yabanıl yeşilikte geziniyorum ama içimdekine pek uğramıyorum. Uğrasam da içinde uzun uzun yürümekten çekinerek şöyle bir etrafı kolaçan edip çıkıyorum..

İkinci Dünya Savaşı’nın uğultusu içinde ailelerinden uzağa gönderilmiş iki küçük kızdan bahsediyor kitaptaki ilk hikaye.. İsimleri; Penny ve Primrose.. Henüz annelerini özleyecek, gecenin karanlığından korkacak ve savaşın neye benzediğini kavrayamayacak kadar küçükler… İçinde sadece çocukların olduğu bir trenle savaşın uğramayacağı bir yere gönderiliyorlar ve orada bir ormanla karşılaşıyorlar..

Sık fundalıkların altında, küçük solucanların gezindiği, çürümüş yaprakların, efelek otlarının ve çuha çiçeklerinin altında bir yüreğin usulca titrediği, nemli ve karanlık bir orman bu..

İçimizdeki/ içlerindeki ormana çok benzeyen hatta neredeyse onun yeryüzünde, ruhun dışında tezahür etmiş bir kopyası gibi.. Ormanın derinliklerinde tıpkı Kırmızı Şapkalı Kız’ın rastladığı türden, her adım atışında bölünerek çoğalan, dişleri yosun bağlamış bir kurt var… Onlara doğru kuyruğunda bütün bir ormanın artıklarını, gübrelerini ve çürümüş etlerini sürükleyerek gelen bir kurt..

Kızların adları demin de söylediğim gibi Penny ve Primrose… Ama bir kız, herhangi bir yerde bir ormana rastlamışsa isminin bir önemi yoktur artık.. İsimler de tıpkı ormandan önce karşılaşılan her şey gibi ormanın içinde erir ve çürümüş yaprakların arasında yeniden doğacağı zamanı beklerler…

Penny ve Primrose’un şansları ya da şanssızlıkları ormanla çok erken karşılaşmaları ve ormandaki “o” şeye uzun uzun bakmaları.. Bu bakıştan sonra hayatları bir dağ kaynağı gibi çıktığı yere kavuşmak için akacak ve ormanın sesiyle dolacaktır.. Kimine göre tekinsiz sayılacak bu dokunuşun ilahi bir temas olduğunu ise sadece ormana girmeye cesaret edenler bilebilecektir..

Onların ikinci dünya savaşının tam ortasında geçen hikayelerini, kuş şakımaları ve güneşin henüz aleve dönmemiş taze soluğu altında okurken kendi içimdeki ormana da bakmaya çalışıyorum.. Sık fundalıkların arasından gördüğüm böğürtlen dikenleriyle çevrelenmiş servilikler, zümrüt yeşili yapraklarını göğe doğru uzatmış kalın gövdeli meşeler, ince kuş teleklerinin takıldığı kurumuş çalılıklar ve bütün yeşili kucaklamak için mavi laleler gibi açılmış küçük orman gölleri… İçinde ürkerek gezinen benden başka kimse yok.. Ne ince tüyleri sazlara takılı kalmış kuşlar ne ormanın tabanını havalandıracak solucanlar ne de sivri dişleri yosun bağlamış kurt… Hiçbiri yok…

Primrose ile Penny’nin yani herhangi bir yerde herhangi bir zamanda ormana girebilmiş iki cesur kızın öyküsü bitince hayretle kendi ormanımda ürkek bir yolcu gibi gezdiğimi farkediyorum. Ve her çıtırtıdan korkan, kurtla karşılaşmamak için yolunu değiştiren, kısa, kesik nefesleri korkak adımlarına karışan bu kadının Penny ve Primrose’un kendi kurtlarına uzun uzun bakışlarından ilham almasını istiyorum..

İlahi temasın, bir kurt pençesi kadar sert, kuyruk tüyü kadar yumuşak ve uzun, sert tırnaklı pençeleri kadar vahşi olduğunu iki küçük kızdan öğreniyorum.. Hikaye bitince kitabı kucağıma bırakıyorum ve onlara içinde kendi ismimim sesleri olan yeni adlar verip ormanıma dalıyorum..

İçimdeki ses şöyle diyor; Kurtla karşılaşmadan kuzuyu, karanlıkla yüzleşmeden ışığı, şeytana rastlamadan meleği bulamazsın…

Antonia Susan Byatt, “ Küçük Kara Hikayeler Kitabı”, Çeviren: Zarife Biliz, Alkım Yayınları..

*Küçük Kara Hikayeler Kitabı’nın ilk hikayesinin adı..  


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s