TERSLİK

IMG_3932

Bir terslik olduğu daha en başından belliydi. O ilk karşılaştığımız günden. Gökyüzü masmavi bir yelken gibi denizin üzerine açılmıştı. Güneş tek bir buluta bile takılmadan ışıl ışıl parlıyordu. Çay bahçesinde oturmuş etrafı seyrederek yazdan yayılan neşeyi içime çekiyordum. Doğruca masama geldin ve

“ Kültablasını alabilir miyim? “ diye sordun.

Onca masa içinde beni buldun. Hafifliği kucaklamış sakince etrafını seyreden beni.

Oysa bahçe tıklım tıklım doluydu ve sanıyorum kültablası olmayan az sayıdaki masadan biri benimkiydi.

Gerçi sonradan gümüş tütün tabakamı parladığı için uzaktan tablaya benzettiğini ve rastgele bana sorduğunu söyleyecektin. Yani kaderi inkar edecektin.

Seninle beni, bizi karşılaştıran kaderi..

“Bak gene abartıyorsun, dram yazıyorsun” ..    Böyle derdin şimdi bu dediklerimi duysan, ya da buna benzer bir şeyler..

Bu da bir işaretti mesela. Hem de esaslısından. Trenin olmayacak yerde makas değiştirmesi gibi.. Niye her zamanki gibi yolunda dümdüz gitmez de kendini devirecek, dağıtacak, yolundan edecek o makasa geçer.

Böyledir işte. Kaderin işlemesi için kazanın olması lazım.

Küçük kazalar.., büyük kazalar.. Bazen her ikisi birden..

Bazen de ufacık bir güneş parlaması..

Kadere inanmaman da mesela bir işaretti, ona burun kıvırman da. Bana hep ilişkimizi küçük gördüğünü, olmak istemediğin bir yerde olduğunu hissettirirdi. Yanımda oluşunu her nasılsa bir tesadüf, bir rastlantıdan ibaret olduğunu düşündüğünü bilirdim. Değersiz, kutsanmamış, kimsesiz ve savruk bir tesadüf.

Oysa kültablası olmayan bir masadan hatta “herhangi” bir masadan kültablası istemek de bir kaderdir. Yani bence kaderdir. Kaderin kismete açılan kapısıdır. Bazen de kapanan. İşte mesela senin en çok güldüğün şeylerden biri..

Benim küçük tanışma hikayemizde gördüğüm bu mucizeden ne zaman bahsetsem gülerdin. Gülüşünün içinde de her zaman bir alay olurdu. İçime batardı ama söylemezdim. Pek çok şey gibi senin canın sıkılmasın diye bunu da söylemezdim. Çünkü canın hep sıkkın olurdu.

Mesela yüzüne güneş vurunca yani genellikle yazları. İki yaz geçirdik ikisinde de sıkkındı canın. Koca ellerinle terli yüzünü dünyanın en zor işini yapıyormuş gibi silerken “Yazı sevmiyorum, bu s*k*ndirik sıcaktan nefret ediyorum” derdin. Bu da bir işaretti mesela.

O zaman niye yazdan kalma bir güneşten payına düşen neşeyi almış birine bulaştın? Niye o kadar masa, o kadar insan , o kadar göğe salınmış hayal varken benimkine bulaştın??

Keşke kendin gibi karanlığı, rüzgarı, yağmuru, ayrılıkları, huysuzlukları, ne bileyim işte senin gibi kışı seven, nemrut birine sorsaydın. Yok muydu onca kalabalığın içinde bi tane bile.. Yok ama bana sordun. Öyle oldu işte.. Çünkü öyle olması gerekiyordu..

Aslında masama oturduktan beş dakika sonra “ Bitmedi gitti şu lanet yaz!” dediğinde, iskemleni benimkinden uzaklaştırıp tentenin gölgesine doğru sürüklediğinde seni masada bırakıp gitmem lazımdı. Yazı sevmeyen bir adamın kabuğunun pürtüklü, derisinin kalın olacağını bilmem lazımdı.. Bu ilk işareti görmem lazımdı..

Görmedim, gördüysem bile umursamadım.. Çünkü ufka doğru eğilmiş güneşin küçük bir kılçığı burnunun ucunda parlayıp yüzüne olmadık bir neşe bırakıyordu.. İyimserlik gibi, merhamet gibi, çocukluk gibi bir şey..

Ömür boyu seveceğim gibi bir şey..

Bir de sonu her ne olursa olsun hikayenin başlaması gerekiyordu..

Bizim hikayemizin..

İşte bu da en sinir olduğun şeylerden biriydi; “ Bizim Hikayemiz” lafı.. Alnını kırıştırıp, burun deliklerini şişirerek

“ Bizim hikayemiz diye bi şey yok! Anlıyor musun? Sadece senle ben arasında değil, yeryüzündeki kimseyle kimsenin arasında da “biz” diye bi şey yok! Kapiş? ” derdin.

Tam da yazı değil de kışı seven adamın yumurtlayacağı vecizelerdendi bu da.. Düpedüz ahmaklıktı..

Sonra, nasıl olduysa kendimizi kıyıda bulduk.. Denize bakarak konuşmaya başladık..Daha doğrusu sen konuştun ben dinledim..

Oraya niçin gittik, neden o kalabalık çay bahçesinden kalkmaya karar verdik hatırlamıyorum..

Muhtemelen son güneş parçasının yüzünde yakaladığı çocukluktan kalma o hatıra yüzünden..

Bu da başka bir işaret işte!.

Bir kadın, kadere inanmayan ve yazı sevmeyen bir adamın yüzünde ışıldayan hiçbir anıya kanmamalı. Ama bulutlar o kadar güzel, ve havada asılı kalmış yaz kokusu o kadar yumuşaktı ki..

Belki o bulutlar bizi içine katıp sürükler sandım, senden ve benden kadere neşeli bir hikaye bırakır sandım..

Bu da başka bir terslikti işte..


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s