KAYBOLMA KILAVUZU

İnsanları ve şeyleri kaybolmaya eğilimli olanlar ve olmayanlar olarak sınıflandırmanın pek tuhaf olmayacağını düşünürüm hep. Mesela çorapların kaybolmaya, bir kara deliğin içinde bulunmaz olmaya karşı eğilimleri vardır. Enerjileri bu yöndedir.. Burada, görünen alemin içinde olmak konusunda pek istekli davranmazlar. Ya da teki aramızda olmayı tercih ederken diğerinin molekülleri kaybolmak konusunda ısrarcı davranır.

Aynı kaybolma dürtüsü çakmaklarda, kalemlerde, çay kaşıklarında, televizyon kumandalarında da vardır. En azından benim seçtiklerimin temayülü bu yöndedir.

Aynı eğilim kimi insanlar için bir varolma prensibidir.  Yeryüzü ile kurdukları varlık enerjisi çözülüp, dağılıp, kaybolup sonra yeniden toplanmaya yöneliktir. Merkezlerini, yollarını ve varmak istedikleri hedeflerini hem zihinlerinde hem de günlük hayatın akışı içinde sürekli değiştirirler. Kaybolmaktan hiç korkmazlar.

Muhtemelen karanlıktan, denizin derinliklerinden, sarp patikalardan da korkmazlar. Onlar için hiçbir ormanın sonu ağzından alevler saçan ejderhanın yatağına açılmaz.  Bu yüzden hayat deneyimleri zengin, duygusal hayatları inişli çıkışlı, geçmişe dair hisleri pişmanlıkla gurur arasında git gellidir.

Bir de benim dahil oduğum grup vardır ki; bunlar yani bizler için, her belirsizlik, sapılacak her farklı yol, ayı inine girmek, zümrüdü ankanın yuvasını bulmak, ejderhanın altından yumurtasını kapmak kadar tehlikeli ve bilinmezliklerle doludur.

Yolumuzu hiç değiştirmediğimiz için kolayına kaybolmaz ama hem kaybolmaktan hem de kaybetmekten deli gibi korkarız.

Değişiklikleri sevmeyen, konfor alanını terketmekte zorlanan, küçük sürprizleri bile tedirginlikle karşılayan kontrolcüler için kaybolmaya rıza gösterme pek anlaşılabilir değildir. Onlar daha çok kaybetmeye meyillidirler. Sürekli bir şey ararlar; kaybolmuş ya da kaybolacakmış gibi yapan şeyleri.  Çünkü kaybolan şeyin hayaliyle yaşamak onları yorar.

Kayıp çorap tekleri, sürekli eksilen çay kaşıkları, minderlerin arasında unutulmuş kumandalar bizler için kabustur. Değerleri ölçülemediğinden ya da düzensizlik sevmediğimizden değil yerleri boş kaldığındandır korkumuz. Çünkü boşluk duygusu aynı belirsizlik duygusu gibi sarsıcıdır. Ve bizde maalesef iz sürme, avlanma, yön bulma duyguları yok denecek kadar azdır.

Kaybolan her nesne, yolunu şaşırmış her düşünce, yolundan sapan her fikir, giden her insan sağlamken çekilen bir diş gibi yeri doldurulamayacak bir boşluk yaratır zihnimizde.  Tanıdıklık duygusunu parçalayıp içinde olduğumuz zamanı ve mekanı tekinsiz kılar. Bu duygu yeni tecrübelere açılma, farklı şeyler deneyimleme konusunda da tutuk olmamıza yol açar. Yani bizden bir Macellan, bir Colomb, bir Cook , Bovary ya da Anna Karenina çıkmaz. Ama durun belki yaşadığımız her şeyi iyicil bir tanıdık haline getirme sabrımız yüzünden bir Eugenie çıkarma ihtimalimiz vardır.

Kısa bir süre önce katıldığım psikoloji temelli bir eğitimde konu regresyon terapisine gelince terapist bunu içimizden biriyle göstermek istediğini söyleyip beni seçmişti.

Regresyona başlama süreci, kimi kitaplardan okuduğum, filmlerden izlediğim gibiydi; “ şimdi bir bahçeye giriyorsun.. merdivenlerden iniyorsun, 10….9…-8.. gövden hafifliyor, göz kapakların ağırlaşıyor.. 7.. 6..basamaklar seni geniş bir açıklığa götürüyor…  işte bak orada ne var…”

Bu veya buna benzer cümlelerle başlayan regresyon terapisi sürecinde zihmimde beliren görüntüleri tuhaf bir merakla izlemeye başladım. İlk baştaki kaybolma korkum, tedirginliğim gitmiş gövdem sanki hafiflemişti. Bir hikayenin içinde yüzüyordum..

Önümde uçsuz bucaksız bir çöl, sağ tarafımda ise onlarca sütunun üzerine asılmış beyaz çadır bezleri ile kaplı geniş bir alan vardı.. Büyük bir pazar yeriydi.. Orada alanın ortasında duruyordum işte.. Üstümde ince ketenden şalvar, başımda kefiye gibi güneşten koruyan sarı bir kumaş vardı..

Çok sıcaktı.. Kuru, cehennem gibi bir sıcak.. İri yarı koyu tenli bir erkektim. Önümde tartılan zahire, bakliyat, hububat çuvallarının kaydını tutuyor ve çuvalların üzerine damga vuruyordum. Benim onayımdan geçen küfeler, çuvallar damgalandıktan sonra tekrar eşeklere, katırlara, develere yükleniyordu. Tartıya itiraz eden kimi tüccarların vaveylasını bastırmak, kantardan çıkan sonucun değişmezliğini kabul ettirmek için elimi sinek kovalar gibi sallamam yetiyordu..

Bu gerçek dünyada hiç tanımadığım dildeki bağırış, çağırış ve kimi yalvarmalarla dolu seslerden ve çölün sıcağından “ şimdi geridönüyorsun, yolunu biliyorsun, aynı yerlerden geç, aynı basamaklardan çık!  1-2-3-4-…..  işte dört basamağı çıktın bile.. 6-7—gövden ağırlaşmaya, gözlerin açılmaya başladı.. birazdan aramızda olacaksın..“ sesleriyle kurtulduğumda şaşkındım..

Önce kaybolmuş, sonra bulunmuş, tekrar kaybolmuştum. Hem orada, hem burada, hem geçmişte hem şimdideydim. Buradaydım ama kaybolmuştum!

Bu sevmediğim histen bir an önce kurtulmak ve şimdideki varlığımı tam ve parçalanmaz kılmak için terapiste dönüp “ sanıyorum aklımda kalan film, rüya, kitap vs sahnelerini birleştirip bir regresyon hikayesi yazdı zihnim” dedim.

Şimdiki zaman ve mekandaki tanıdıklık hissimin onaylanmasını istiyordum.

Kibarca gülümsedi ve “adın neydi peki?” Dedi. Hiç tereddüt yaşamadan “Kamula’ydı “ dedim.. Etrafımdaki tüccar kalabalığının itiraz, övgü, iltifat, sızlanma, soru cümlerindeki hitap kelimesi hep “Kamula”yı içeriyordu. Adım buydu! “Kamula”! Buna hiç şüphem yoktu..

Biraz durdu tekrar gülümsedi, “zihnin yazmış olsa bile hikaye de, isim de, geçtiğin ve döndüğün yollar da sana ait” dedi.  Binlerce hikaye, isim, yol, arasından onu seçmiştim.. Yolumu kaybetmiş, hiç bilmediğim bir yere, zamana, ve dile gitmiş ama sonra geri dönmüştüm.

Artık bir hikayem ve yeni bir adım vardı. Bu bile ara sıra kaybolmak, içinden geçtiğin zamanı parçalamak, tanıdıklık hissini bozmak için yeterliydi..

Başka kaybolma hikayelerinden ilham almak ve kaybolmaktan korkmamak için Rebecca Solnit’in “Kaybolma Kılavuzu” isimli güzel kitabını okumak da iyi gelebilir.

Kaybolma Kılavuzu” , Rebecca Solnit, Çeviren: Gökçe Gündüç,Encorne Edebiyat.

Fotoğraf: 3/12/2018/ Eminönü


KAYBOLMA KILAVUZU’ için 3 yanıt

  1. Kaybolmak güzeldir. Ama kumandalar ya da çoraplar bu işin odağını saptırır. Ben 8 9 yaşında Ankarada yaşayan bir çocukken istanbulda yaşayan teyzemi ziyarete gelirdik yazları. Ben şimdiki kafamla binbir gece masallarına benzeyen bu şehirde Teyzemin evinden çıkar ve kaybolmak için yürümeye başlardım . Bu heyecan tarif edilemez bir duygu idi. Şimdi daha dün 54 yaşına girmiş ve potansiyel olarak dünyanın her yerine gitme özgürlüğüne sahip bir adam olatak hala o günlerdeki heyecanımı arıyorum. Tabi bıkacağım yok.

    Beğen

Gökay için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s