EV İÇİ

“ her yalnızlığın bir önceki yalnızlıktan daha saf ve daha gelişkin bir doğası vardır. Sürgün edilmiş insanlar daha açık ve daha yürekten, gecenin derinliğinde anımsanan bir rüya gibi duru ve yumuşak bir melankoli hissederler.[1]

Leila Slimani’ni 2016 Goncourt Ödülü aldığı “Hoş Nağme” adlı kitabında bakıcıları tarafından öldürülen iki küçük çocuğun trajedisini anlatır. Keskin bir makasla kesilmiş gibi kısa cümleler ve mesafeli bir bakış açısıyla anlatılmaya başlanan hikaye gene aynı uzaklıkta biter.

Son sayfayı çevirdiğimizde cinayetlere şahit olmuş, bıçağı bulmuş, kanın yayılışını izlemiş, evin salonuna dağılmış oyuncakları görmüş ama trajedinin kalbine ulaşamadığınız duygusudan kurtulamamışızdır.

Niye olmuştur bütün bunlar, küvet niye kanla dolmuş, bıçak çocuklara niye saplanmıştır?

Katil/bakıcı Louise’nin kendi evinin içi niye o kadar karanlık, niye o kadar ıssızdır?

“İçinde doğduğumuz ev, anıların ötesinde, fiziksel olarak içimize kaydedilmiştir. Bir organik alışkanlıklar kümesidir.”[2]  Ve hiç şüphesiz ki ilk evimiz, ılık bir suyla çevrili yattığımız, ilk döşeğimizin olduğu yer olan, annemizin rahmidir. Orada geçen günleri, ayları ve sonundaki kopuşu hiç hatırlamasak da ruhun en derinlerinde ölene dek silinmeyecek bir kaydı vardır.

Rahimden yani o ilk evden çıkış anımız tıpkı cennetten kovuluş gibi sonraki ayrılıklar da dahil bütün hayata gölgesini düşürecek bir travmadır. En çok da rüyalara sızar. Treni kaçırma, bavulu toplayamama, çantanın kaybolması, evden çıkmak için bir türlü hazır olamamak hep bu ilk yolculuğumuza ait rüyalardır.

İçimiz sıkılarak uyandığımız bu rüyaların izini geriye doğru takip edecek olursak bizi götüreceği yerde yumuşak, ılık, her ihtiyacımızın karşılandığı, korunduğumuzu hissettiğimiz bir yuva buluruz. Ve  oradan uzağa düşmek, hayatın karmaşası ve soğukluğu ile karşılaşmak istemeyiz.

Bundan sonra kuracağımız bütün evler, yaşayacağımız ayrılıklar ve çıkacağımız yolculuklar bu ilk evin, ondan kopuşun bir tekrarı, hiç bitmeyen arayışı olacaktır.  

Ölüm bu manada doğumun çevrimsel olarak yeniden yaşanmasıdır. Tıpkı uzun bir yolculuktan gelmiş bebeğin kundağa  sarılması gibi kefene sarılıp son rahime düşeriz.  Bu yüzden ilk ayrılığın karanlığını, sıkışık tünellerini ve içine doğduğumuz dünyanın soğunu hatırlattığı için ölümle karşılaşmaktan korkarız.

Bir ev kurmak, onu kendiliğin bir parçası haline getirmek bu yüzden ilksel kaygıyı ( doğum/ölüm travması) aşma deneyimlerinin çeşitli tezahürlerinden biridir. Kendimizden anneye doğru ve aslında ilk yuvaya doğru bir yöneliştir.

O ilk sığınıkta nasıl ağırlandığımız, misafirliğimizin merhametli bir cömertlikle mi karşılandığı, yoksa bir yük gibi ilk istasyonda atılmak mı istendiğimiz sonraki evlerimizle ilişkilerimizde sonsuz kereler tekrarlanacaktır. Kimilerinin yeryüzü sürgünü gibi kederle dolaşması ve bütün yollarını “ev” den olabildiğince uzağa düşecek şekilde kurgulaması bu yüzdendir.  

Leila Slimani’nin sanki bir rahmi ultrasonla gözlemler gibi anlattığı hikaye bir cinayetle biter. Myriam ve Paul’un, çocukları Mila ve Adam’a bakmak için tuttuğu bakıcı Louise, her iki çocuğu da öldürür. Yaptığı aslında onları evin içinden, kendi girmek istediği kabuktan, rahimden dışarı atmaktır. Kendine yuva olamayacak bir rahimin kanla kaplanıp içindeki ceninleri boğmasını ister.

Çünkü bakıcı Louise’nin içinde büyüyeceği kendini güvenlikte, kaygısız ve korunaklı hissedeceği bir rahim/ ev yoktur, hiçbir zaman olmamıştır. Bakıcılık yaptığı bu küçük, sıcak ev onun en nihayetinde kırkını geçtikten sonra bulduğu bir rahimdir. Orada kendini güvende ve dış dünyanın kaosundan uzakta hisseder.

Evin içine girdiğinde kalın, yumuşak bir kabuk tarafından sarılır.  Onu geceleri döndüğü kendi evinin soğuk çekyatından, akan banyosundan, karanlık odasından koruyan uterus duvarları gibi sıkı örülmüş olan bu kabuktur. Onu kaybederse bu rahimden işe yaramaz, istenmeyen bir cenin gibi atılırsa hayattan da atılacaktır..  O zaman tek kurtuluş bu acılı kopuşa hazırlıksız yakalanmamak o rahmi unutamayacağı bir acıyla boğmaktır. Louise de öyle yapar acılı bir düşük gibi her yeri kan içinde bırakarak diğer ceninlerle beraber kendini de dışarı atar.

Düşeceği bir kuyu, içinde sıkışmaktan korktuğu bir tünel ve atılmaktan korkacağı bir rahim yoktur artık. Dünyada kuracağı bütün evlerden dışarı atılmış, cennetten ebediyen kovulmuştur.

Çünkü evimiz, bizim dünya köşemiz, cenneti yeniden kurguladığımız yerdir. Bizim bir cenin olarak kurabildiğimiz tek kozmostur. Ev yoksa, ev içi bir rahim gibi kalın kabuklu değilse cennetten kovulmanın vakti gelmiştir. Aradan çok uzun yıllar geçmiş olsa bile o ilk evin hikayesi bizim varlığımızın hiç ayrılmayacak bir parçasıdır.

“Ev, düşü barındırır, düş kuranı korur, insanı dağılıp gitmekten korur. 

Aradan yirmi yıl bile geçmiş olsa , birbirine benzeyen onca merdiveni çıkmış da olsak, doğduğumuz evde o “ilk merdiven”in reflekslerini yeniden kazanırız, ötekilerden biraz daha yüksek olan o basamağa eskiden olduğu gibi yine takılmayız. Evin varlığı bize, bizim varlığımıza sadık olarak bütünüyle açılır. “ [3]  

Hoş Nağme, Leila Slimani, Çeviren: Aylin Yengin, Kırmızı Kedi Yayınevi.

Fotoğraflar; 2018 Kars, 2019 İstanbul.


[1] Max Blecher, “Acil Gerçekdışılıkta Maceralar”, Çeviren; Suat Kemal Angı, Jaguar Kitap.

[2] Gaston Bachelard, “Mekanın Poetikası”, Çeviren; Aykut Derman, Kesit Yayıncılık.

[3] Mekanın Poetikası, Gaston Bachelard.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s