TESELLİ

IMG_8255

Geç gotik dönem Flaman ressamlarından Albertch Dürer, 21 Mayıs 1471 yılında Almanya Nürnberg de doğar. Daha sonraları 18 çocuklu olacak bir ailenin üçüncü çocuğudur. Kuyumcu olan babasından nesnelere nasıl bakılması gerektiğini ve işin tekniklerini öğrenir.

Çizim konusundaki olağanüstü yeteneğinin yanında , ışık ve gölgeye adeta ruh üflemek gibi ayrı bir beceresi vardır. Özellikle 1495 yılında çıktığı İtalya gezisi sırasında yaptığı suluboyalarda, her bakanın içine akan güçlü bir teselli hikayesi okunur.

IMG_8223

Alpler üzerinden yaptığı yolculuk sırasında çizdiği bu suluboyalar, batı sanatındaki ilk peyzaj çalışmaları olarak kabul edilir. Ancak bu resimlerin asıl etkisi onların tasvirindeki yumuşaklık ve sadeliktir.

IMG_8224

Suluboyalarda görülen doğanın, bu akışkan, hafif ve büyüleyici halinde adeta hayatın kutsanması vardır. Onlara bakan her göz, her ruh için, yaşamın mucizesine inancı pekiştirirler. Sanki bütün yalınlıklarıyla insanlığın göreceği her acının tesellisi olmaya adaydırlar.

IMG_8254

Tıpkı bu resimlerin yapılışından yaklaşık 448 yıl sonra faşist Nazi Almanya’sındaki bir tutuklu için olduğu gibi: Viktor E. Frankl bir psikiyatr olarak çalışırken 1942 yılında Gestapo tarafından bütün ailesiyle beraber tutuklanarak Auschwitz toplama kampına gönderilir. Dört yıl boyunca sürecek bu tutsaklıkta yaşam ve özgürlük umudunu yitirdiği anlardan birinde, Dürer’in suluboyalarını hatırlayarak, tesellinin hâlâ mümkün olabileceğini görür.

Kampta, ormanlık alanda dev bir mühimmat tesisinin inşası için çalışıyorlardır. Açlık, soğuk, hastalık, yorgunluk ve en kötüsü ümitsizlik içindedirler. Derken içlerinden birisi ağaçların arasından, ilerideki dağların ardında batan güneşi gösterir. Viktor Frankl, o anda gökyüzünün renklerini, yerdeki çamurun üzerindeki yansıyan ışığı ve barakalarının renklerle kontras teşkil eden viraneliğini Dürer’in suluboyalarına benzetir[1]. Bu hissediş hayatın kendisine ve gelecek güzel günlere dair bir umudu yeşertir. Güzelliği okuyan, sanatı farkeden, ruhunda bir teselli olarak hissedenler için yaşam ölümden daha yakındır.

Dürer’in suluboyaları vasıtasıyla Viktor Frankl’ın toplama kampındaki çaresizliğini aydınlatması, geçmişle gelecek üzerinde bir köprü oluşturmasını sağlar. Madem kamptaki fiziki şartların acımasızlığına rağmen güzellikleri hatırlayabiliyor ve hissedebiliyordur o zaman hala yaşamaya devam edecek gücü var demektir. Bu andan itibaren geçmişindeki ve geleceğindeki güzellikleri; karısını ve yazacağı kitabı düşünerek yaşama tutunmaya çalışır.

IMG_8252

Frankl, içinde yeşerttiği bu ümit ve direniş gücüyle bütün ailesini kaybetse de toplama kamplarından sağ çıkmayı başarır ve 3. Viyana Okulu olarak adlandırılacak “Logoterapi” yi varoluşçu psikiyatriye kazandırır. Logoterapi, yaşamın her koşulda var olduğu ilkesinden hareket ederek, vicdan, aşk ve estetik bilincin ümidi kucaklayan rolünden bahseder. Hatırlamak, tasavvur etmek, ümit etmek, sevilenin imgelerine sarılmak yaşamı yeniden üretebileceğimiz alanı açmamıza yardım eder.

IMG_8253

Viktor Frankl’ın da toplama kampında Dürer’in suluboyalarını hatırladıktan sonra umudunu yeşerten de bu olur. En umutsuz hissettiğimizde, yaşadıklarımızdan, gördüklerimizden, sevdiklerimizden ya da yapacaklarımızdan bir imgeyi maya gibi kullanıp bir teselli terminali oluşturabilmek varoluşumuzun amacını yeniden oluşturacak ve direncimizi arttıracaktır.

Proust da bize hatırlamanın şimdiki zamanı ele geçirişindeki büyülü gücünden bahseder. “Kayıp Zamanın İzinde” de çaya batırılan madlen kek yumuşarken şimdiki zaman da ufalıp parçalanır. Madlenin damakta bıraktığı lezzetle, kokuyla geçmişin o zamana dek hiç su yüzüne çıkmamış bir ânı canlanır. Bir pazar sabahına, halasının yanına gitmiş ve onun çayına ya da ıhlamuruna batırdığı madleni yiyiyordur. Hafızanın hiç bilmediği bir kapısını madlenle açmıştır. Çünkü; “Geçmiş zihnin hâkimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlamamız ise tesadüfe bağlıdır.”[2]

IMG_8222

Peki ya hatırladığımız şeyler yaşamın mayasını tutturamayacak kadar acı, teselliye kapı açamayacak kadar keder yüklüyse..

Bu seneki Venedik Bienali’nin en tartışmaya açık işlerinden biri böyle bir hatıranın nesnesi. 18 Nisan 2015’de Libya’dan İtalya’nın Lampedusa Adası’na gitmek üzere yola çıkan ve içinde 700 ila 1000 göçmen olduğu tahmin edilen balıkçı teknesi bir başka tekne ile çarpıştıktan sonra batar.

Kazanın ardından arama kurtarma çalışması yapan İtalyan donanması sadece 169 kişinin cesedine ulaşabilir. Mülteci krizinin en büyük trajedilerinden biri olarak tarihe geçen ve sadece 28 kişinin kurtulabildiği olaydaki bu tekne Venedik Bienali’nin “İŞ”lerinden biri olarak sergide yerini alır.

IMG_8226

370 metre derinlikten çıkarılan teknenin 58. Venedik Bienali’nde olma sebebini projenin mimarı Christoph Büchel ile küratörü Maria Chiara “göç konusundaki farkındalığı arttırmak” olduğunu söylerler.

Bütün kederi ve hayal kırıklığı ile kocaman bir tabutu andıran bu nesne yaşamın mayası olabilir, ona bakan gözler için geleceğe dair bir umut filizlendirebilir mi?

Bu yıl içinde izlediğim ve etkisinden uzun süre kurtulamadığım “The Square”[3] filmi bu soruların etrafında dolaşıp, bize başkalarının acıları karşısındaki riyakarlığımızı hatırlatır.

IMG_8238

Güvenli alanımız “öteki” nin giremediği alan mıdır? Dilenciler sarışın ve beyaz olur mu?

Mültecilerin, göçmenlerin hayatını kurtarmak için durup birilerini dinlemeye vaktimiz var mı?

Nezih toplum, göçmenlerin, fakirlerin açık denizlerinde boğularak caddelerinde dilenmek fırsatı bulamadığı toplum mudur?

Sanatın başkalarının acılarını anlamaya ve acısı olanları teselli etmeye gücü yeter mi?

“The Square” bütün bu dikenli soruların etrafında yalınayak dolaşmamızı isteyen filmlerden. Bu yüzden ismi; “Barca Nostra” ( Bizim Teknemiz) olan ve 11 Mayıs İle 24 Kasım tarihleri arasında ziyarete açık olan “İŞ”e filmi bir kez daha izledikten sonra bakmakta yarar var. Çünkü hatırlamanın bir yaşamı filizlendirmesi için saflığını ve içtenliğini yitirmemeye ihtiyacı vardır. Ve belki “The Square” de de bahsettiği üzere başkalarının acıları ancak bir “iş” kadar içimize işleyebilir.

Benim tercihim umudumun sınandığı şu zorlu süreçte Dürer’in yaşamın mucizelerine duyduğu büyük hayranlıkla yaptığı resimlere bakmak olacaktır. Tıpkı Viktor Frankl’ın faşizmin içinde sürüklenen umudunu diri tutmak için yaptığı gibi..

Hayatın mucizesine tanıklık etmiş o suluboyalara uzun uzun bakıp “her şey çok güzel olacak” diyeceğim. Ve öyle de olacak.. Viktor Frankl’ı cehennemden kurtaran ümit bizi de kurtaracak..Çünkü daha önce de yaptık ve başardık, bu tasavvur bizim çaya batıracağımız madlenimiz olacaktır.

[1] “İnsanın Anlam Arayışı”, Viktor E. Frankl, Çeviri: Selçuk Budak, Okuyanus Yayınları.

[2] “Kayıp Zamanın İzinde, Swann’ların Tarafı”, Marcel Proust, Çeviren: Roza Hakmen, YKY, S.49.

[3] “The Square” (2017), Yönetmen: Ruben Östlud. Oyuncular: Claes Bang, Elisabeth Moss, Dominic West.

2017 Altın Palmiye.

Görseller:

Kapak görseli Albrecht Dürer otoportre ve Majdanek toplama kampındaki gözetleme kulesi. Kaynak: Wikipedia

Viktor Frankl görselleri Getty İmages

Venedik Bienali “Barca Nostra” görseli AFP.

 


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s