BOŞLUĞA BAKMAK

Geçtiğimiz 10 gün boyunca hiç dışarı çıkmadım. Evin ihtiyaçlarını sanal marketten sipariş ettim. Kızımın doğum gününü Whatsapp ekranında kutladım ve o pastasını üflerken avuç içlerim kızarana dek alkışladım. Online olarak düzenlenen dört bölümlük iki ayrı eğitimi yaklaşık 60- 70 kişilk bir grupla beraber aldım. Üye olduğum fotoğraf derneğinin peş peşe yaptığı seminerlerin hepsine zoomla katıldım. Bir uygulama sayesinde Krakow’u, Yekaterinburg’u ve Londra’yı , NY’yi sokak sokak ortam sesleri eşliğinde gezdim.

Kuzenlerden ve eski çalışma arkadaşlarımdan oluşan ve uzun zamandır beraber olma fırsatı bulamadığım iki ayrı grupla görüntülü sohbetler yaptım. Kaçırdığım festival filmlerinin ve görmek istediğim belgesellerin önemli bir kısmını salondaki kanepemde izledim. Disiplinsizlik gösterip dördüncü gün bıraksam da bir yoga uygulaması sayesinde bilgisayarın karşısında kök çakralarımı açmaya, bebek pozundayken sakinleşip evrenle bütün olmaya çalıştım. Ve bugün hayatımın büyük kısmını bir ekranın üzerine taşıdığımı kuş seslerini tanımak için telefonuma bir app yüklerken fark ettim sonra etrafımızı saran derin boşluğa uzun uzun baktım.

1911 yılının en sıcak günlerinden birinde Vincenzo Peruggia ismindeki badanacı önlüğünün altında sakladığı bir pano ile Rivoli caddesinin kalabalığına karışır. Kimsenin kolay kolay kuşkulanmayacağı bu ufak tefek, sessiz adamın önlüğünün altında sakladığı şey Leonardo’nun gülümsemesi ile ünlü Mona Lisa (La Gioconda) tablosundan başkası değildir. İhtiyar badanacı küçük odasına geldiğinde tablonun boyutlarına göre ayarlanmış bir sandığın içindeki gizli bölmeye sırrı çözülememiş gülümsemeyi özenle yerleştirir. Mona Lisa’nın gözlerden uzak istirahatgâhı bir süre bu sandık olacaktır. [1]

Vincenzo, kimsenin kendinden beklemediği bir şey yapmış, Louvre’den Mona Lisa’yı tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla çalmıştır. Mona Lisa’nın yokluğu, müzenin kapalı olduğu Pazartesi’ye denk geldiği için çalındığı ancak 24 saat sonra fark edilmiş ve bıraktığı boşluk giderek varlığından daha önemli hale gelmiştir.

Mona Lisa’nın çalınışının ertesi gününden itibaren Louvre müzesindeki küçük boşluğu ikonik bir çekim merkezi haline gelecek ve müzenin kapısında uzun kuyruklar oluşacaktır. Kuyrukta saatlerce sabırla bekleyenlerin tek arzusu tablonun bıraktığı boşluğa bakmak, gülümsemenin yokluğunu sindirmektir. Yokluk, varlığın kendisinden daha cazip bir arzu nesnesine dönüşmüştür artık. Hırsızlıktan üç hafta sonra Franz Kafka ve Max Brod da Paris’e gelecek ve aynı boşluğun şahidi olmak için o uzun kuyrukta saatlerce bekleyeceklerdir.

Bu sabırlı ve ısrarlı merak duygusunun sebebi kuşkusuz sadece Leonardo’nun kavak bir pano üzerine 16. Yüzyılda yaptığı resmin sanat değeri değildir. Aynı zamanda bir gülümsemenin çalınması karşında hissedilen tedirginlik ve yokluğa duyulan hayranlıktır.

Mona Lisa, bir zamanlar bıraktığı boşluk kopyalarıyla doldurulmak istenir gibi milyonlarca kez yeniden üretilir. Ancak işin tuhafı bu imaj bolluğu sanıldığı gibi Mona Lisa’yı bir pazar ürünü haline getirmez, aksine müzedeki tablonun yeryüzündeki biricik Mona Lisa olduğunu teyit eder.

Üzerinde Mona Lisa’nın basılı olduğu bir yatak örtüsüne, bir çakmağa ya da postere sahip olan kimse onun defalarca üretilmiş suretine bakmaya razı bırakılmış ve o biricik gülümsenin yokluğuna peşinen razı olmuş kişidir. Çünkü gerçek gülümseyiş ulaşamayacağı bir boşluğu kaplamaktadır.

Mona Lisa’nın bir arzu objesi olarak çoğaltılmasından yaklaşık otuz sene önce yine Paris’te Seine nehrinde genç bir kızın  ceseti bulunur. Vücudunda ya da yüzünde şiddet gördüğüne dair ufacık bir emare dahi yoktur. Sanki suyun içinde mutlu mesut yaşarken eceline yakalanmıştır. Sudan çıkarıldığında yüzündeki tuhaf gülümsemeyle bir nehir perisi kadar bulunduğu yerden memnun gözükmektedir.

Cesedin incelenmesi sonucunda yaşının 16 civarında olduğu ve ölüm sebebinin intihar olduğu anlaşılır. Bu sonuç kızın gülümsemesinin ardında yatan soruları daha da çoğaltır. Kız kimdir? Ölüm anında niye bu kadar mutlu gözükmektedir? İntiharının ardında yatan sebep nedir? Yoksa kırık bir aşk hikayesinin zavallı bir kurbanı mıdır?

Her zihinde farklı cevaplar bulacak ama gerçeği asla bilinemeyecek bu soruların tek sebebi kızın yüzündeki tuhaf gülümsemedir. Bu gülümsemede de tıpkı Leonardo’nun Mona Lisa’sındaki gibi soru sorduran ve cevabı bulunmadıkça yeniden üretilmek istenen bir sır vardır. Bu tuhaf tebessüm hiçbir zaman kahkahaya dönüşemeyecek kadar içe dönüktür. Merak konusu olan da budur; içeride olan, boşluğu dolduran  nedir?

Sırf bu boşluğun anlamını yeniden üretmek için kızın otopsisini yapan doktor yüzünün maskını alır. Bu mask tıpkı Mona Lisa gülümseyişi gibi bugüne kadar defalarca yeniden yeniden üretilecek ve her yeni kopya “niye” sorusunu çoğaltacaktır. En nihayetinde bir ismi bile olur; ona “ Seine Nehrinin Meçhul Kadını” ismi verilir.  Hatta 1900’lerde Paris entalijansiyası tarafından tıpkı Mona Lisa gibi kopyaları evlerin duvarlarına asılır, konsolların üzerini, nişlerin içini süsler. Onu böylesine arzu nesnesi yapan, ikonik bir sanat objesine dönüştüren şey muhtemeldir ki Mona Lisa’ da da olduğu gibi sırrını çözemedikleri bu tebessüme sahip olma arzusudur.

Albert Camus’nun “Suda Boğulmuş Mona Lisa” adını verdiği küçük kızın mask kalıbından yapılma plastik modeller daha sonraları ilkyardım modelinin yüzü olarak kullanılmaya başlanır. Pek çok ülkede hâlâ ilkyardım maketi olarak kullanılmaya devam edilen bu yüz BBC’nin bir araştırmasına göre üretiminden bu yana 300 milyon kez hayat öpücüğü ile kutsanmıştır.

Boğulanları, kalbi duranları yeniden hayata döndürmenin yollarını öğrendiğimiz maketin bir intihar kurbanının yüzünü taşıması da belki hayatın boşluğa tahammül edemediğinin ironik bir temsilidir.  Sevilmediği ya da nasıl sevileceği bilinemediği için ölümü seçen genç bir kız ölümünden sonraki 140 yıl boyunca arkasında bıraktığı boşluk dolsun diye defalarca öpülmüş, yeniden hayata dönsün diye kalbi milyonlarca kez çalıştırılmış ama niye içine doğru güldüğünün cevabı yine de bulunamamıştır.

Hayatın her boşluğu bir kopyasıyla da olsa dolduracağını bilmek belki günlük alışkanlıklarımızın sanal mecradaki seyrine bakmak ve Nietzsche’nin o ünlü sözünü yeniden hatırlamak için vesile olur; “uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar.” Ve nihayetinde boşluk dediğimiz şey de bakmaya doyamadığımız bir uçurumdur.

[1] “KAYNAK: Mona Lisa Kaçırıldı – Sanatın Bizden Gizledikleri”, Darian Leader, Çeviren: Handan Akdemir, Ayrıntı Yayınları.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s