TANRI KUŞLARI VE ÇOCUKLAR

Balkonun dut ağaçlarına yakın ucuna  şezlong koyduğumdan beri elime kitabımı alıp uzandığımda kimi dallara aşağıdan, kimi dallarına ise aynı hizadan bakabiliyorum. Böylece dışarıya uzanan bu küçük özgürlük alanımda dikey olmakla yatay olmak arasındaki farkı deneyimliyorum. Örneğin artık balkonda onları tehdit eden büyük bir gölge olmadığı için daha fazla kuşun balkona yakın dallara ya da demirlere konduklarını görüyorum. Ben de bu bol cıvıltılı, gaklamalı cömertliğe kimi zaman haşlanmış bulgur, kimi zaman da ıslatılmış ekmekle cevap veriyorum.

Yeniden biçimlendirilmiş bu yatay tanışıklığın diğer tarafında kumrular, martılar, kargalar, baştankaralar, serçeler var. Ama en çabuk uyum gösterenleri ve dostluğun bu yeni biçiminden memnuniyet duyduklarını açıkça belli edenleri serçeler.

 Dün akşamüstü arkadaşlığa ve haşlanmış bulgur yemeğe en heveslilerinden biriyle uzunca bir süre bakıştık. Bir hayvanla göz göze gelmek, yolda tanımadığınız bir insanla kazara göz göze gelmekten çok farklı. Bu karşılaşmanın sihirli bir dünyadan haber almak ve hatta o dünyaya davet edilmek gibi baştan çıkarıcı bir efsunu var. Ursula, bize kuşların rüzgârın akıntılı ırmaklarını izleyerek geldiklerini söyler; “Soğuğun küçük arkadaşları, civa yağmurlarını, çıplak tepe yamaçlarını, rüzgârın akıntılı ırmaklarını izleyerek geldiler buraya, bu alçak ovaya.”[1]

 Serçelerin, bu iki dünya arasındaki gidip gelişlerini bize hatırlatanlardan biri de Dostoyevski’nin küçük kahramanı İlyuşa’dır[2]. Büyük usta, onun çocuk bedeninin çiçeklerle süslü zarif tabutta yatışını bize başka dünyaya ait bir masalmış gibi anlatır.

 İlyuşa’yı toprağa veren yakınları onun artık sararıp solmuş ve ölüm diyarı için hazırlanmış bedenine beyaz bir gül bırakırlar. Bu gül, İlyuçeşka’nın bu dünyadan öbür dünyaya götüreceği son güzelliktir. Onu böyle gömeceklerdir; dünyanın aslında güzel bir yer olduğunu hatırlatan bir masumiyet nişanesiyle.

 Ama İlyuşa’nın asıl isteği serçelerdir. Ölmeden evvel yatağının başucunda oturan babasına; “ Babacığım, mezarımı örttükleri vakit, üzerine bir parça ekmek ufaltıp serpiver, serçeler gelip yesinler diye, onların uçup geldiklerini işitince neşelenirim, orada yalnız yatmadığıma sevinirim[3]” der.

Bu vasiyette ölüm ve yaşamın birbirinin içinde doğup büyüdüğüne dair masumca bir inanış vardır. İlyuşa, tüm temiz kalpliliği ile her iki dünyanın birbirinin içinde eridiğini düşünür.  Ona göre serçeler, küçük kanatları, titrek kuyrukları ve hiç bitmeyen cıvıldamaları ile her iki dünya arasında dolaşan habercilerdir.  O yüzden İlyuşa’yı toprağa veren yakınları son olarak ceplerinde taşıdıkları ekmek kabuklarını mezarın üzerine ufalarlar ve İlyuşa’yı serçelerin hatırnaz dostluğuna emanet edip giderler. Mezardan ayrılırlarken içlerinde, çocukların ve serçelerin masumiyetinin birbiriyle akraba olduğunu bilmenin rahatlığı vardır.

 Karantinanın telaşsız tekdüzeliğine ait bu gözlemlere eklenen ve hiç aklımdan çıkmayan, en az içinden geçtiğimiz günler kadar sürreal bir hikaye var; Haber, Ukrayna’da taşıyıcı annelerden doğan ve corona sebebiyle kapanan sınırlar yüzünden ailelerine kavuşamayan 100 bebeğin çeşitli tesislerde geçici bakımlarının sağlandığı bilgisini veriyor ve sürecin uzaması durumunda sahipsiz kalacak bebeklerin 1000’i bulabileceğini hatırlatıyor.[4]

 Haberi biraz deşip, bağlantılı haberleri okuyunca bu bebeklerin yapay döllenme kliniği “Bio Tex Com” tarafından “ yüksek kaliteli ürün” olarak pazarlandığı ve Ukrayna’da sadece son iki yılda bu statüde 20.000 bebeğin doğduğu bilgilerine ulaşabiliyorsunuz.

 Kimsesiz ve fakat “yüksek kaliteli ürün” müş gibi sunulan bu binlerce bebeğin ağlayışları zihnimde serçelerin cıvıltılarına karışıyor ve peşimi hiç bırakmıyor.

 İspanya, İngiltere, Almanya, İsviçre, Amerika gibi ülkelerde yaşayan ebeveynleri tarafından ısmarlanmış bu binlerce bebeğin hikayesinin her zaman mutlu sonla bitmediğine dair örnekler de bağlantılı haberlere iliştirilmiş durumda. Örneğin bedensel ya da zihinsel engelle doğan bebeklerin her iki ebeveyn (ısmarlayan ve doğuran) tarafından istenmediği, kimi bebeklerin doğrudan organ mafyası tarafından ısmarlandığı ya da İspanya gibi bazı ülkelerin bu statüde doğan bebeklere artık vatandaşlık vermediği haberleri kapıyı daha önce hiç görmediğimiz karanlık bir boşluğa açıyor. İçinden nasıl geçeceğimizi bilmediğimiz bu karanlık boşluk, daha önce gördüklerimize hiç benzemiyor.

 İnsanlığın, çocuk ve serçe cıvıltılarına rağmen masumiyetini tümüyle yitirdiği bir dünyanın neye benzeyeceğini öngörülü kimi yazarlar bize biraz çıtlatmıştı aslında. Örneğin Kazuo İshiguro “Beni Asla Bırakma”[5] adlı kitabında bize bu karanlığın tüyler ürpertici bir tasvirini yıllar öncesinden yapmıştı. Anlattığı hikaye, corona tehdidi ile sağlık takıntıları had safhaya varmış şimdiki topluma benzer bir toplumun hassasiyetleri ve gereksinimleri üzerine kurulmuştu.

 Kazuo, bu muhteşem romanında, sağlıklı olmanın ve sağlıklı kalmanın aşırı yüceltildiği bir toplumda “organ bağışçısı” olmak üzere yetiştirilen “klon çocukların” hikayesini anlatır. Onların ne bir gelecekleri ne de aileleri vardır. Onlar, tüplerin içindeki çözeltilerden yetiştirilmiş klonlardır.

 Bu çocuklar 16 yaşlarına kadar “Hailsham” adlı çiftlikte özel ihtimam ve eğitimle büyütülürler. Ancak bu abartılı ihtimamın sebebi çocuklara duyulan sevgi değil, sağlık sorunu yaşayıp organa ihtiyaç duyacak “gerçek insanlara” sağlayacakları organlarıdır. Onlar, toplumun geri kalanı için ihtiyaç halinde kullanılacak “test tüplerindeki bulanık karaltılardır.” Klon çocukların duyguları, yaşam hevesleri, hayal kırıklıklarının klon olmayan diğerlerinden farkı yoktur ama hiç kimse onları “gerçek bir insan” olarak görmediği için ölebileceklerini düşünmez.

 Klon çocuklar için “ölmek” yerine kullanılan kelime “tükenmektir.”  Bir klon çocuk en fazla üç organ verdikten sonra tükenir. Böylelikle klon çocukların varlığından haberdar olan ama onları kullanmaktan vazgeçemeyen toplumun vicdanı için “tükenmek” kelimesi bir airbag vazifesi görür. Bu airbag toplumda doğabilecek herhangi bir merhamet kazasını önlemek için yeterlidir.

 Baudrillard, insan türünün devamı için gösterilen bu dizginsiz performansın lanetli yönünden bahseder ve şöyle der; “Kesintisiz olumluluk üretiminin korkunç bir sonucu vardır. Çünkü olumsuzluk kriz ve eleştiriye gebeyse, abartılı olumluluk da eleştiriyi süzme yeteneksizliğiyle felakete gebedir. Kendi lanetli yanını temizleyen her şey kendi ölümünü imzalar.[6]

 Sahi, İlyuşa’nın serçelerle dolu küçük kabri, Kiev’de bir otel odasında anne baba bekleyen yüzlerce bebekten daha az korkutucu ve daha çok bu hayata dahil değil mi? Ve tükenmek denilen şeyin adı, insan türü olarak gösterdiğimiz tüm lanetli performansa rağmen “ölmek” demek değil mi?

 Balkonda hiç kıpırdamadan uzanıyorum ve gölgemi serçelerden uzak tutuyorum. Soğuğun küçük arkadaşları artık gözlerimin hizasında uçuyorlar ve bana insanın bırakması gereken lanetli yanını anlatıyorlar. Her biri çok uzak yollardan geliyor ve İlyuşa’nın kabrinden beri hiç durmadan uçuyorlar. Onlara yorgunluklarını alsın diye haşlanmış bulgur, ıslanmış ekmek ve küçük bir kâsede su veriyorum.

[1] “Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak”, Ursula K. Le Guin, Çeviri: Gökçenur. Ç., Yitik Ülke Yayınları.

[2] Karamazov Kardeşler.

[3] “Karamazov Kardeşler”, Dostoyevski, Çeviren: Leyla Sokut, Cem Yayınevi, 1969, İstanbul.

[4] Kaynak: tr.euronews.com/ Faruk Can/16-05-2020.

[5] “Beni Asla Bırakma”, Kazuo Ishiguro, Çeviren: Mine Haydaroğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2005.

[6] “ Kötülüğün Şeffaflığı”, Jean Baudrillard, Çevirenler: Emel Abora – Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s