BAZI KADINLAR

Bir mahalleyi mahalle yapan iki şeyden birincisi terzi dükkânıysa ikincisi çay bahçesidir. Çay bahçesi henüz duruyor ancak terzi de, terzi dükkânı da artık yok. Geçtiğimiz hafta Sevim Hanım, yirmi yedi senedir kiracısı olduğu terzi dükkânını, apartman kentsel dönüşüm sebebiyle yıkılacağı için tahliye etti ve Üzüm’ü de alıp gitti. Bana son okuduğu kitabı ve soyunma odasındaki çok sevdiğim boy aynasını bıraktı. Gerçekçi olmak gerekirse muhtemelen bir daha ne Üzüm’ü ne de Sevim Hanım’ı görebileceğim. Yirmi sene önce bu eski mahalleye taşındığımızda paltomun boyunu kısaltmak için dükkanına girmiş ve düğme dikmenin dışında dikişten hiç anlamadığım için ilerleyen yıllar içinde gide gele ahbap olmuştuk.

Sevim Hanım, prensip olarak herhangi bir kimseyle dost ya da arkadaş olmayı duygu dünyası için sakıncalı bulduğundan kurduğu ilişkileri müşteri, tanıdık ve ahbaplık olarak sadece üç kademede tesis etmiş ve söylediğine göre gençlik yılları dışında bundan asla taviz vermemişti. Ahbaplık, Sevim Hanım’ın lugatında tanışıklıktan biraz daha ileri kademede yer alan ve “ bugünkü yağmur siyatiklerimi azdırdı”, “ben son ütüyü yaparken bi çay içmek ister misiniz?”, “internetten aldığım mamayı Üzüm hiç sevmedi” gibi günlük sohbetlerle, “yalnız doğar yalnız ölürüz”, “insan insanın kurdudur”, “aşk, sevginin cellatıdır” gibi kimisini klişe bulduğum,kimisini anlamadığım aforizmalarını paylaştığı bir ilişki biçimiydi. En son giderken söylediğine göre ben yıllar içinde “ ahbaplık” pozisyonuna terfi etmiştim.

On sekiz yaşında Erzurum’da evlenmiş, İstanbul’a geldikten bir yıl sonra yirmi üç yaşında terk edilmiş ve o gün bugündür “ çok şükür kimseye muhtaç olmadan kendi ekmeğini kazanmıştı”. Gerekli gördüğü zamanlarda hayat konusunda verdiği nasihatlar içinde özel hayatındaki büyük kırgınlığına dair çok küçük imalarda bulunur onun dışında ailesi, kocası, boşanması, tek başınalığı hakkında başı sonu olan bir hikaye anlatmazdı. Hayata karşı serzenişlerinden, nasihatlerinden çıkarıp bütünlemeye çalıştığım hikayesindeki canını en acıtan şey uğruna ailesiyle küstüğü kocasının ihaneti olmuştu.

Niye bu denli kırılmış?, Niye başka kimseyle güvene dayalı bir ilişki kurmak istememişti? bu konuda soru sormaya hiç cesaret edemedim. Sevim Hanım, gerekli olmadıkça işi dışında soru sormayan insanlardandı. Yıllar süren ahbaplığımız süresince” boyu böyle iyi mi?, kollarını kaldırınca germe var mı?, Yanlarına yırtmaç ister misin? gibi soruların dışında ne bana, ne de dükkanda rastladığım diğer müşterilerine özel hayatlarına dair “ bunu nerede giyeceksiniz?” tonunda dahi bir soru sorduğuna rastlamamıştım. Merak mı etmezdi?, kendi hayatını mı korumak isterdi? bunu tam çıkaramazdım. Ancak kitap okumaya tutkuyla bağlı oluşunu başka hayatlara duyduğu merak duygusuna bağlar ve hiç soru sormayarak kendine yüksek duvarlı, korunaklı bir alan yarattığını düşünürdüm.

Seneler içinde itinayla yarattığı bu yüksek güvenlikli alanda özel bir ilgi ve şefkat gösterdiği şeyler sadece Üzüm ve romanlarıydı. Sıfır numara siyah, dişi bir terrier olan Üzüm’ü yedi sene önce Eminönü’nde perişan bir halde bulmuş ve o gün bugündür yanından ayırmamıştı. Dükkânı beraber açar beraber kaparlardı. Sevim Hanım makinenin başındaysa Üzüm yanındaki sepette, Sevim Hanım tezgahın arkasındaki büyük koltuktaysa Üzüm de vitrinin içindeki köşesinde yatıyor olurdu. Üzüm’ü, kimsenin dolaştırmasına ve kucağa alıp sevmesine izin vermezdi. Sadece Üzüm, kuyruğunu sallayarak size doğru gelirse “Arzu ederseniz çömelip başını okşayabilirsiniz” derdi. Bu söyleyiş biçimindeki sahipleniş edası size Üzüm’le kuracağınız ilişkinin sınırlarını yeteri kadar açık bir biçimde gösterirdi. Kitaplarlarıyla kurduğu ilişki de Üzüml’e kurduğu ilişki gibiydi. Kitaplarının ödünç istenmesinden hiç hoşlanmadığı gibi kitaplar hakkında konuşmak da istemezdi.

Dükkânı açtığı yıllarda adet haline getirdiği üzere Pazar günleri dükkanını açmaz ve her öğlen yemeğini mutlaka iki sokak ilerdeki evinde yerdi. Çarşamba günleri ise dükkanı açmasına rağmen sadece siparişleri alır ve çok küçük tadilatlar dışında makinenin başına geçmez, bütün gün eski bir ceviz masadan bozma tezgahın arkasında sırtını cama yaslayıp kitap okurdu. Eğer Çarşamba günü dükkanına uğramışsanız kısaca ne istediğinizi belirtip kapıyı sesizce kapatıp çıkmanız gerekirdi. “Ne okuyorsunuz?”, “Güzel mi?”, “İçinde aşk var mı?”, “Konusu ne?”, “Aaa Tolstoy mu bayılırım! siz bitirdikten sonra ben de okuyabilir miyim?”, gibi soruların hepsini son derece münasebetsiz bulduğu için kimi zaman duymamazlığa gelir kimi zaman da geçiştirirdi.

Hayat konusunda olduğu gibi kitap konusunda da tartışma kabul etmeyen tuhaf prensipleri vardı. Roman ve hikaye dışında kitap okumadığı gibi en iyi yazarların soğuk iklimlerden çıktığına dair garip bir ısrarı vardı. “Acı soğukta pişer” der ve Rus romanlarını bu yüzden baş tacı ederdi. Ona göre Çehov, Dostoyevski ve Tolstoy dışındaki yazarlar ikinci sınıf yazarlardı ancak Solohov, Gonçarov ve Puşkin hem Rus olmanın hem de iç titreten bir iklimde büyümenin avantajını iyi kullanıp zaman içinde “inkişaf” edebilmişlerdi. Bu yüzden döne döne Tolstoy ve Dostoyevski okurdu.

Yirmi sene içinde Anna Karenina ile Ecinniler’i farklı zamanlarda kaç kere elinde görmüş ve her seferinde tepesi ısırılmış kurşun kalemle sayfanın yanına itina ile notlar alışına denk gelmiştim saymamıştım. Kitaplarının içine hiçbir zaman bakamadığım için defalarca okuduğu bu romanların kenarına her seferinde yazacak ne bulduğunu merak etmiş ve bunu da kafamda Sevim Hanım’a özgü gariplikler sınıfına dahil etmiştim. Üç sene evvel bir yılbaşı arefesinde bütün cesaretimi toplayıp Sevim Hanım’a, Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı “kitabını hediye etmiş ve aklımca yazar konusundaki tutuculuğunu kırmak istemiştim. Paketi açar açmaz Galeano’nun adını görünce “Güney Amerikalı mı bu?” diye sormuş ve Uruguaylı olduğunu öğrenince “ sıcak iklim oralar evladım, sıcak yerlerde insan duyguları kaygan olur oralardan o yüzden tutkulu yazarlar çıkmaz, dert de ter gibi sıcakla akar gider” demiş ve nazikçe teşekkür edip kitabı tuhafiye rafının üzerine bırakmıştı. Bu esaslı kroşeden sonra Sevim Hanım’a içinde kitap geçen tek bir cümle dahi kurmamaya karar vermiş ve onu tuhaf saplantılarıyla tek başına bırakarak Uruguaylı Galeano’nun öcünü alacağımı düşünmüştüm.

Geçtiğimiz aylarda bir Çarşamba günü eski kot pantolumun paçalarını daraltmak için dükkanına girdiğimde Sevim Hanım’ı ilk defa Rus yazarların dışında bir kitap okurken gördüm; elinde kurşun kalemi, yakın gözlüğü burnunun üstüne düşmüş, arada yelpazelenerek Alice Munro’nun “Bazı Kadınlar” isimli kitabına bazı notlar alıyordu. Hayretle baktığımı görünce, kitabı yazarı gözükecek şekilde kaldırıp “Kanadalı!” dedi. Sonra kitabın arasına tepesi ısırılmış kalemini koyarak pantolon paçalarımı iğnelerken “Ontario’da doğmuş, oralarda bir adam boyu kar olur, rüzgar ıslık çalarak eser, soğuk memleket orası”dedi ve pantolonumu Cuma günü öğleden sonra alabileceğimi söyleyerek kitabına geri döndü.

Sevim Hanım’ın giyinme odasındaki sırları dökülmüş ayna ile beraber bana verdiği kitap işte bu “Kanadalı” Alice Munro’nun “Bazı Kadınlar” adlı öykü kitabıydı. Sevim Hanım, sağa yatık küçük el yazısıyla 47.sayfadaki öykünün başına kalemiyle “ Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” diye Tolstoy’dan bir alıntı yazmış ve öykünün kahramanlarının adlarını tek tek çizip hepsinin üstüne başka isimler yazmıştı. Joyce’un adı Sevim, Jon’un adı Ekrem, Edie’nin adı Meral olmuştu….

Sevim Hanım’ı bir daha göremeyeceğim için elimde bir fotoğrafı olsun isterdim. Şöyle ikimizin baş başa verip telefonun ekranına gülerek bakarken, Üzüm’ü tam olarak nasıl tutacağımıza karar veremediğimiz o kısacık anda alelacele çekilmiş şaşkın bir selfie belki. . Ama bunu Sevim Hanım’a teklif etmek çok münasebetsiz kaçacağından onu resimlerle hatırlamak daha uygun olacaktır.   Çünkü biliyorum ki yıllar geçtikçe bendeki görüntüsü yavaş yavaş silinecek ve artık bir yüzü olmayan bulanık bir anıya dönüşecek.  Mesela Edward Hopper’in “Gırl at a Sewing Machine” adlı tablosundaki saçları sırtına dökülen, dikiş makinesinin başındaki beyaz elbiseli kadını pekala Sevim Hanım’ın makine başındaki görüntüsü olarak zihnime kaydedebilirim.  Ya da Sevim Hanım’ın  dünyadan tamamen uzaklaşmış ve kendi içine çekilmiş halini Hammershoi’nin sırtı bize dönük kadınlarından biriyle hatırlayabilirim. Bu resimler onu hayata karşı kırgınlığını gizlemeye çalışan ve kendini ele vermekten korkan 20 yıllık tanışıklığımıza dair olacaktır. Ancak ben, belki 40 -50  yıl geriye gidip, Sevim Hanım’ı henüz terk edilmeden, ailesiyle arası açılmadan ve hayatla ilgili umutları çürümüş meyveler gibi yere düşmeden önceki haliyle hatırlamayı tercih edeceğim. Sevim Hanım’ın henüz neşesini yitirmeden ve hayata karşı mesafesini almadan önceki halini gösteren bu imge için Fredrick C. Frieseke’nin ” Blue Girl Reading” adlı resmini seçeceğim. Çiçekli, mavi empirmeden elbisesiyle sandalyeye oturmuş, muhtemelen Tolstoy okuyan  bu genç kızı Sevim Hanım’ın gençliği olarak düşünüp, belki onu daha mutlu bir hikayenin içine yerleştireceğim. Daha çok kahkahanın, daha çok aşkın olduğu sonu mutlu biten başka bir hikayenin içine..

Ama şimdi, artık eskisi kadar mahalle olmayan bir yerde buzun ortasında kor gibi parlayan bir öyküyle baş başayım.. Bugün artık çoktan bir moloz yığınına dönmüş apartmanın önünden geçerek kitapla yalnız kalmak için çay bahçesinin etrafından dolaşıp eve döndüm ve öyküyü bir kez daha okuduktan sonra belki de dedim Sevim Hanım haklıdır; Soğuk iklimlerde yaraların kapanması daha uzun sürüyordur.

Alice Munro, Bazı Kadınlar, Çeviri: Cem Alpan, Can Yayınları.

Görseller: 

“Gırl at a Sewing Machine”, Edward Hopper, 1921.

“Rest”, Vilhelm Hammershoi, 1905

“Blue Girl Reading”, Frederick C. Frieseke, 1935.

 

 


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s